– Ali C. Yoksuz yazısı

Günlerdir düşündüğüm tek bir şey vardı. Sanat, sanatın sanatçıdaki yeri ve sanatçının sanat ile olan o anlamsız bağdaşıklığı. Bunlara cevap bulmam elbette imkansız. Üretmek, üretmek ve üretmek gerekir bunun için. Elbette ben de sanatsal üretimin içindeyim fakat aklım uzun süredir anlamsız ve dünyevî şeylerle dolu olduğundan, bunları düşünemeyecek kadar bitaptım. Neyse ki düşüncelerimle benzer anlarda yakaladığım bir film, derdime bir anlamda derman oldu. En azından benimle aynı soruları soran başka insanların da olduğunu gördüm. Bu cümlenin freudyen bir safsatayla değerlendirilmesini istemiyorum kesinlikle. Zira konum, yalnızlık falan değil.

[intense_parallax_scene background_type=”image” image=”33903″ imagemode=”parallax” height=”1080″ full_height=”1″ breakout=”1″ advance_arrow_background_color=”#ffffff”] [/intense_parallax_scene]

Arirang! dilinin ucuna getirip de hatırlayamayanlar, İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar filminden hatırlayacaklardır bu ismi. Bu pek müstesna filmin en önemli sahnelerinden biri olan, beline taş bağlı bir oğlanın bir tepeye, bir putu götürdüğü sahnede çalınan şarkının adıdır Arirang. Yönetmen bu şarkıyı o sahneye mahsus koymuştur çünkü Arirang’ın Türkçedeki karşılığı benlik tepeleridir. Benlik tepeleri! Ne müthiş bir tamlama. Konum burada, bu film değil. Aslında yalnızca bu film değil. Ve aslında Arirang da esas anlatmak istediğimin çok dışında olan bir mefhum. Konum, ismi Arirang olan 2011 yapımı Kim Ki-Duk filmi. 2008 yılında çektiği Dream isimli filmdeki bir set kazası sebebiyle psikolojik bir sorun yaşayan, akabinde depresyonla devam eden hayatını bir dağ evinde, toplumdan ve insanlardan kendini soyutlayarak yaşamaya kadar sürdüren bir yönetmenin hikâyesidir Arirang. Arirang bir film midir yoksa bir biyografi mi? Bir eser midir yoksa bir hatıra mı? Her iki mefhum da (eser ve hatıra kelimelerinden söz ediyorum) birbiri için elbette kullanılabilir fakat Kim Ki-Duk, filminde bu mefhumların her birini, hatta bu mefhumlara film ve biyografi kelimelerini de, şiiri de romanı da dahil edebiliriz, hem birlikte ele almış, hem de, temelde hiçbir şey yapmamış. Çünkü bu iş bir prodüksiyon işi değil. Filmini bir romancı, bir ressam gibi yapmış. Kendisini çekmiş yalnızca. Kendi çevresini.

Eve kapandıktan bir süre sonra satın aldığı Mark II kamera ile ev içindeki gündelik hallerini, durumlarını, duygu durumlarını ve “yalnızlığını” kayda almış Kim Ki-Duk. Kendisiyle olan konuşmaları, gölgesiyle olan konuşmaları, hatta bu konuşmaları montajlar ve bir film haline getirirken olan hallerini, yani tümünü, tüm olan her şeyi kayda almış. Akıllara Exit Through The Gift Shop’u getirebilir bu belki, fakat durum, Therry Guetta’nınkinden bir hayli farklı ve gerçek anlamıyla sanatsal.

[intense_content_section size=”full” background_type=”image” image=”33904″ full_height=”1″ breakout=”1″] [/intense_content_section]

Bir sinema filmi, kimin sanatıdır? Eser kime aittir? Işıkçıya mı, mikrofon tutan çocuğa, görüntü ya da ses yönetmenine, ya da oyuncuya mı yoksa yönetme ya da yapımcıya mı? Yoksa hepsine mi? Birkaç gün önce bunun üzerine sohbet ettiğim sinemacı dostum B. P.’ye bunu sorduğumda, kuşkusuz yönetmene ait olduğunu söyledi. Elbette kabul edilebilir bir cevaptı. Ne var ki günümüzde de bu böyle kabul ediliyor, hatta ve aslında ben de böyle kabul ediyorum. Fakat taşlar yerine oturmuyor. Sinema gibi, modernizm paradigmasının en büyük halkalarından biri olan bu sanat dalının, olanca kolektif bir iş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bir küratörü alalım: küratör bir sanatçı mıdır? Kuşkusuz, bir sanatçı küratör olabilir (Warhol gibi.) Fakat küratör bir sanatçı olarak kabul edilebilir mi yaptığı sergiyle. Buna kuşkusuzca hayır diyecek insanların da varlığını yadsımak mümkün değil. Fakat bir küratör (ya da kayyum demek istersiniz belki) ortaya fikirsel bir kaygı ya da bir soru atarken, bunu çeşitli sanatsal nitelikler taşıyan (doğrudan sanat eseri demek istemiyorum) eserleri bir araya getirerek ortaya bir gösteri sunar. Bizler bu gösteriye, yani bir sanat olayını izlemeye gideriz. Bundan etkilenir ve onları satın almak ya da onların hakkında teatide bulunmak ya da bunları yargılamak isteriz. Sergi küratörün eseridir şüphesiz fakat eserler bir ya da birden fazla sanatçıya aittir. Fakat tüm eserleri bir araya getirip düşündüğümüzde, ortada inkar edilemez bir küratör sanatı bulunmuş olabilir. Aynı şekilde bir yönetmen, bir sanatsal kaygıyı ya da fikri ya da ortaya atılmasını gerek gördüğü bir soruyu, çeşitli sanatsal nitelikler taşıyan sesler, görüntüler, diyaloglar ve bir kurgusal iskeletle bir araya getirerek ortaya, tüm dünyanın kuşkusuz bir şekilde kabul ettiği bir “sanat eseri” meydana getirmiş olur. Eser meydana getirilirken bir oyuncudan gerekli diyalogları talep eder, bu diyaloglar bir sesçi tarafından kaydedilir, bunu destekleyecek görüntüler bir kameraman ya da görüntü yönetmeni tarafından kaydedilir ve sıralanır ya da montajlanır, konu ya da kurgu bir senarist tarafından meydana getirilir ve bunlar bir kişi tarafından yönetilir/toparlanır. Pek kabaca (belki de saygısızca) anlattığım bu “sanat eseri” varoluş süresi boyunca, işte bir yönetmen tarafından hazırlanır. Bu durumda yönetmen de söz konusu filmin ya da eserin kayyumu değil midir? Bu durumda ortaya yine aynı soru çıkar: bir sinema filminin sanatçısı kimdir?

Yukarıdaki soruya evrensel bir cevap vermek elbette mümkün değil. Fakat sorgulanması gereken bir konu olduğuna canı gönülden inanıyorum. Bu sorulara bir cevap niteliği taşımasa da diyebiliriz ki bunu ete kemiğe büründüren bir filmdir Arirang.  Sinemanın “şahsî ve muhterem” yüzünü bize gösteren bu eser yalnızca bir kişinin elinden çıkmıştır: Kim Ki-Duk’un ta kendisinden. Kameranın başındaki ve karşısındaki kişi olarak, kendini yalnızca bir yönetmen değil, aynı zamanda bir sanat eseri olarak meydana getirerek, sinemanın mevcut sanatsal durumlarının bir adım ilerisine gitmiştir. Hatta bununla kalmayıp, diğer sanat dallarına da, sanatçının kendisinin de kendi başına bir sanat eseri olarak var olabileceğini ve bu eseri meydana getiren kişinin de, aynı kişi olabileceğini göstermiştir. Bu durumda, mevcut sanatsal pratikler kendine yeni bir çıkış yolu düşünmeye başlamalılardır. Çünkü Arirang (yapılış sebeplerinden arî bir fikir beyan ettiğimin altını çizmek isterim) sanatçı ve sanat eseri arasındaki çizgiyi ortaya kaldırmaya yönelik sarsıcı bir imza olarak ele alınabilir. Bu ne demektir?

[intense_content_section size=”full” background_type=”image” image=”33905″ full_height=”1″ breakout=”1″] [/intense_content_section]

Post-modern sanat, kavramsal sanatın öncülü sayılabilecek bir anti-disiplindir. Sanatın sanatı, ya da kavramın sanatı, ya da oyun sanatı (ludens) denebilecek birçok katmanlılık ihtiva eden derinlemesine bir düşün aracıdır. Post-modern örneklerde, mevcut sanatsal disiplinlerin katılığından yakınılır ya da bu anlanlar müstehzi bir tavırla ele alınarak ortaya çıkarılan humour’dan bir sanat eseri meydana getirilmiş olur. Sanatçı, post-modern bir eser meydana getirirken, mevcut sanatsal disiplinlerin her birinden daha büyük bir kaygı güder esasında: sanatsallığın ele alınış biçimlerinin sorgulanışı. Bu durum post-modern sanat için hem bir tezat hem de bir varoluş ereği halini alabilir. Çünkü çok katmanlılık kavramının kendisi de bu katmanlardan biri haline dönüşmesi işten bile değildir. Bunlar arasında bir denge kurmak ise elbette eserin post-modern tavrına aykırı duracaktır. Durmuştur da. Türkiye’de Orhan Pamuk ile, batıda Georges Perec ile örneklendirilebilecek bir aykırılıktır bu. Elbette bu bir tenkit değil, aslında sorunsalın açımlanmasıdır demek durumundayım.

Tezatları ya da dengeleriyle beraber, her bir post-modern tavrı ele aldığımız zaman ortaya, diğer tüm sanat dallarıyla ve sanat eserleriyle beraber bir ortaklık çıkar. Bu ortaklık, eserin, eseri meydana getiren kişi tarafından, çeşitli etkilenimlerle, belli sorunların kişileşmesinden ya da durumlaşmasından meydana gelmesinde gizlidir. Yani, yine kabaca söylemek gerekirse, sanatçı, eseri bir “şeyden” yola çıkarak ortaya koyar. Bu şey, genellikle sanatçının bütünü değildir. Sanatçının belli parçalarından ya da sanatçının çok dışında bulunan bir parçanın sanatçıya olan tesirinden meydana çıkar. Tüm eserlerini bir araya getirsek dahi sanatçının kendisi edecek bir isim söylemek bir hayli güç hatta imkansızdır diyebiliriz.

Kim Ki-Duk’un Arirang’ı, işte bu devrede karşımıza çıkmaktadır. Eser, sahibi tarafından meydana çıkarılırken, eser sahibi olan kişi ise sanat eserinin ta kendisi halini almıştır. Böylelikle, sanatçı bir sanat eseri halini almıştır ve kendini yapmıştır. Bu durum, sanatçı ve eser arasındaki çizgiyi ortadan kaldırır.

Bu durumda oto-portreden söz açmanın gereği olduğunu düşünüyorum. Bir oto-portreyi ele aldığımızda düşünmemiz gereken, yalnızca bu oto-portrenin bir sanat eseri olduğu gerçeği olmamalıdır. Sanatçının bir oto-portre meydana getirirken kendini bir esere dönüştürmekten ziyade kendinden yola çıkarak (suretinden, duygu durumlarından vs.) bir eser meydana getirmesinden söz etmeliyiz. Aynı şekilde bir biyografik romanın da, sanatçının ta kendisi olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Eser biyografik unsurlar taşıyan bir eserdir. Eserdeki karakterlerden biri sanatçının kendisi olsa dahi, sanatçının tamamı değildir. Örnekler çoğaltılabilir fakat aradaki farkı anlamak için bunların yeterli olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak Arirang, soyutluğu ve gerçekliğiyle, aslında tüm oksimoronları, tezatları, dengeleri ve durumlarıyla bir sanatçının kendini bir sanat eseri haline dönüştürmesi anlamında, dünyanın en büyük sanat olaylarından biri olarak kabul edilmelidir. Sinemanın, modernizm içindeki yerini sarsacak fakat onu sonsuzlaştıracak bir durum olması hasebiyle Arirang, tekrar ve tekrar üzerine düşünülmesi gereken bir başat eser olacaktır, kuşkusuz.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page