[sws_2_column title=””] Türkiye haritasının önünde durmuş aramızdan geçen şehirlere bakıyordum. Beş dakika kadar ağlama duvarım olursan sızlanıp gideceğim. Acımı dindirmeyecek ama klişe. Klişe çünkü bu işler böyledir. Ben de ortalama- hatta ortalamanın altında bir insan olarak kalıpların dışına çıkamıyorum. Acı çekerken omuzlarım çökük geziyorum, moralim bozuk oluyor ve arabesk müzik dinliyorum. Geçen akşam Bir Kulunu Çok Sevdim çalıyordu. Hayatımda duyduğum en anlamlı şeylerden birisi olduğunu düşündüm. Yetkili bir ağızdan Mahabharata’yı dinlediğim zamanki gibi aydınlandım. Oturup üstüne bir şiir yazasım geldi. Çünkü bu işler böyledir. Şiirlerin ve şarkıların çoğu sevgiliye ya da eski sevgiliye yazılmıştır. Kereste fabrikası çalışanlarıyla ilgili bir şiir okudun mu mesela? Ben hiç okumadım. Yoktur demiyorum ama varsa da bilmiyorum. Belki de birisi kereste fabrikasında çalışan sevgilisine şiir yazmıştır ama biz o kişinin bir kereste fabrikası çalışanı olduğunu bilmediğimiz için-neyse, saçmalıyorum. Aramızdan geçen şehirler diyordum. “Peki ya kalbin bana ne kadar uzak?” gibisinden cümleler dolanıyor kafamda. Uzaklara bakıp derin düşüncelere dalan film karakterleri gibi hissediyorum kendimi. İçip içip sevdiğinin kapısına dayanan sarhoşlar gibi. En çok da akrostiş şiir yazan liseliler gibi. İdare et. Acı çekiyorum burada, olsun o kadar.

“Seni Görmem İmkansız” diye not düşmüşüm bir yere. İfadenin içeriğinden olsa gerek, kelimelerin arasındaki boşluk hayli fazla: Seni Görmem İmkansız. Bu önemliydi. Eyleme geçmenin zorluğuna kafa tutmak. Verilen bir sözü yerine getirmek. Yaparım dediğin bir şeyi yapmak. Bu çok önemliydi. Gitmemin resmi olarak yasak olduğu ve bunun bana imza karşılığı tebliğ edilmesine rağmen eve dönüş biletimi yakıp, yolları habire yokuşa çıkan bir şehrin dandik otel odasında iki gece konaklayıp, evimin tersine, şeyimin doğrultusuna, güneyin doğusuna gittim. Sırf tipim yüzünden bile bir köşede kafama iki kurşun yiyebileceğim bir şehirdeydim. (Aslında öyle değil ama böyle deyince daha arabesk oluyor. Acı çekiyorum, bırak da o kadarcık abartayım.) Hissettiklerimi bir kere de yüzüne söylemek için oradaydım. Fakat hissettikleri hissettiklerimin işitip anlayabileceği mesafeden çok uzaktaydı. Half Nelson’dan söz ederken farkında olmadığım ironi de burada gizliydi. O’nun üzerinde tişört vardı, benimkinde boğazlı kazak. O Fenerbahçeli’ydi, ben Galatasaraylı. Birbirimizi hem en çok güldüren hem de en çok ağlatan kişilerdik. Bulunduğumuz şehirler, isimlerimizin baş harfleri bile uzaktı birbirine. Ben başlardayım, O sonlarda. B, C veya D’den hoşlansam nasıl olurdu diye merak ediyorum. Daha hayırlı olurdu herhalde. E de fena olmazdı. L’ye kadar yolu var. Aynı il sınırları içerisinde bulunduğum ve adının baş harfi alfabenin öteki yakasında ikamet etmeyen birisinden hoşlanmak ümidiyle…

[sws_blockquote align=”right” alignment=”alignright” cite=”- Aramızdaki uzaklığın kilometre cinsinden değeri” quotestyles=”style02″] Aynı il sınırları içerisinde bulunduğum ve adının baş harfi alfabenin öteki yakasında ikamet etmeyen birisinden hoşlanmak ümidiyle… [/sws_blockquote]

Otobüsümün kalkmasına daha vardı. Terminalde beklerken O’nu aradım. Epey konuştuk. Terminalde turluyordum. Bir ara mendil satan çocuklar takıldı peşime. Elimle savuşturdum onları. O kadar uzun süre konuştuk ki içlerinden birisi gelip bu kadar uzun süredir kiminle konuştuğumu bilme ihtiyacı hissetti. Kulağım O’ndaydı, lafını bölmek istemiyordum. Ama sınırları aşmadığı takdirde insanların meraklarına da saygılıyım. Sağ elimin işaret parmağıyla göğsümün sol yanına bir daire çizip ortasına iki kere dokundum. Kelimelere başvurmadan O’nu anlatabilmenin başka bir yolu gelmedi aklıma. Mendil satan çocuk kocaman gülümseyip uzaklaştı. Hala uzaktan beni takip ediyorlardı ama. Zaten telefonu kapatınca da yanımda bitiverdiler. İçlerinden birisi “Abi, Allah sevdiğine kavuştursun” diyerek etkisiz hale getirdi beni. Yapacak bir şey yoktu. Birer tane mendil aldım hepsinden. Diğerleri gitti ama o güzel dileği dileyen çocuk kaldı. Asker olup olmadığımı sordu bana. Olmadığımı söyledim. Yalan söylediğimi bildiğini belli edecek şekilde gülümsedi. Nereye, kimi görmeye gittiğimi sordu. En sevdiğim renk dahil bir sürü soru sordu bana. Cebimdeki çekirdeğin yarısını onunla bölüştüm. Çitleye çitleye sohbet ettik. Tüm sorularına içtenlikle yanıt verdim. Bize zararı dokunmayacağını bildiğimiz için ciddi bir yakınlığımızın olmadığı kişilere böylesine özel şeyleri anlatıyoruz galiba. Soruları ve çekirdeğimiz bittiğinde spor ayakkabı giymemiş olsaydım ayakkabılarımı boyamak isteyebileceğini söyledi. Tezgahı oradaki yazıhanelerden birisindeymiş. “Çok boya sürerdim” dedi. Teşekkür ettim. “Sürmüş kadar oldun” dedim. Başını okşadım.

[/sws_2_column] [sws_2_columns_last title=””] [sws_pullquote_right] Ben birisini seviyorsam bunun nedenleri çok basittir. Ayakkabılarını bağlamak için eğildiğinde ortaya çıkan poz, pantolonunun bacaklarını saran kısmı, sergilediği bir mimik, yazdığı bir şey, kahkahası, söylediğim bir şeye verdiği tepki… [/sws_pullquote_right]

İnsan birisinin güvenini kırdı mı bunun geri dönüşü olmuyor. Geri kalan her şey ilkokul bilgisi kıvamına bürünüyor sonra. Biliniyor ama o bilgi kimsenin işine yaramıyor. Yani ben iyi şeyler yapmıştım. Yapmaya da niyetim vardı. Ama o imaj bir kere zedelendi mi tekrar inşa etmesi neredeyse imkansız hale geliyor. Güzel olan her şeye verilecek bir yanıt, söylenecek bir söz yok. Fakat kötü olan her şeye verilecek bir tepki var. Yanlışlar doğrulara acımıyor. Güzel olanı yıkmakla kötü olanı yaratmak arasında kalp kırıcı bir orantısızlık var. İnsanın içinden gelip aklından geçen ve ağzından çıkan şeyler itici olabiliyor bazen. “İçten” gelen şeyin böyle bir özelliği var işte. Boktan tiksinilmesi de birazcık bundandır sanırım.

Henüz tecrübe etmediğim bir ton şey var. Hayatım boyunca çok az arkadaşım oldu. Çok az insanla asgari düzeyde iletişim kurdum. Çoğu yerde çoğu zaman yapılması gerekenleri çoğunlukla bilemiyorum. Yolda ilerlerken rehberlik edecek birisi ya da bir şey lazım bana. Her gün yanından yamacından geçtiğim pek çok şeye yabancıyım. Bu gidişle yeterli tecrübeyi edindiğim vakit iş işten geçmiş olacak. Sanki başka bir yerden dekupe edilmişim buralara. Kestiremiyor, fikir yürütemiyor, anlamlandıramıyorum. Yerlere çöp atmayınca, çiçeklere su verince, hayvanları sevince, annemle pazara gidince sevdiğim kızı da öpebileceğimi zannediyordum. Ama öyle olmadı. Nasıl öyle olmaz, aklım almıyor bunu! Arkadaşlar arada sırada “Seni sikip çoğaltmamız lazım” diyorlar. Bazen hak veriyorum onlara.

Ben birisini seviyorsam bunun nedenleri çok basittir. Ayakkabılarını bağlamak için eğildiğinde ortaya çıkan poz, pantolonunun bacaklarını saran kısmı, sergilediği bir mimik, yazdığı bir şey, kahkahası, söylediğim bir şeye verdiği tepki… Bir fotoğrafı vardı mesela. Yeşillik bir kadrajda yalnız, kollarını havaya kaldırıp iki yana açmış, birisine sarılacakmış gibi gülümseyerek objektife bakıyor. Boşluğu kucaklıyor. İşte o boşluğu ben doldurmalıydım. Kollarının arasındaki hacim ben olmalıydım. Reddedildim. Elini sıkmakla yetindim. Barış Bıçakçı okumak gibi bir şeydi O’nu sevmek. Hiç vazgeçmeyebilirdim. –di’li geçmiş zamanın ifadenin içeriğine hüzün katmak gibi bir özelliği var. Şart eki öyle değil mesela.

Tad almak kokuyla alakalı bir şey. Görmek bakmakla, sevmek de hissetmekle. Ve uzaklık fiziksel olduğu kadar kalpsel de bir şey. Bire bir milyon yedi yüz elli bin ölçekli bir haritada dört karış uzaktayım O’ndan. O’nun da soğuk gibi hissettirdiği herhangi güzel bir şey yok artık. Ben burada satırlar sayayım, dizeler dizeyim hiçbir şey değişmeyecek. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve yağışlı geçecek, soğuklar ülkemize Balkanlar’dan giriş yapacak, poyraz kuzeydoğudan esecek, dört büyükler şampiyonluğa oynayacak, dalgalar kıyıya paralel vuracak, Ali topu tutacak, İpek topu atacak, Işık ılık süt içecek, Emel eve gelecek…

Dönüşte yine mendil satan çocuklar çıktı karşıma. Bunların gidecek başka yerleri yok mu diye düşündüm. Israrla mendil satmak istiyorlardı. Başımdan savdım onları ama içlerinden birisi beni tanımış olmalı. “Abi, Allah sevdiğine kavuştursun!” dedi. “Yemezler” dedim gülümseyerek. “Ayrıca, artık öyle birisi yok.”

[/sws_2_columns_last]
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page