John Brandon - Sığınak - Siren Yayınları

Çağdaş Amerikan edebiyatında, ilk romanı Arkansas ile dikkat çeken John Brandon, ülkenin güneyindeki insanların bakışa açılarına odaklanıp, sıradan dehşeti öne çıkarmıştı. Siren Yayınları’ndan Merve Sevtap Ilgın çevirisiyle çıkan Sığınak’ta ise, gelecekte bir çıkış noktası olmadığını bilen bir adamın hikayesinden yola çıkıp, toplumun sinsiliğin ve kötülüğünü merkeze alıyor. Günlük hayatta, detayların yarattığı acılarla, kötülük o kadar sıradan bir hale bürünüyor ki, bir noktada, algımızın iyilik ve kötülük anlayışı arasındaki çizgi inceliyor, şeffaflaşıyor.

Kitabın kahramanı hikayenin başlangıcında, yaşanacaklara ve romanın atmosferine dair okuyucuyu doğrudan “terse yatıran” bir girişle tekinsiz kişiliğini gösteriyor:

“Toby ayağa kalkıp avuçlarını birbirine sürttü ve üzerlerine bulaşan tozu toprağı temizledi. Sonra yaklaşıp çocuğun omzuna dokundu.

–  Annen seni eskisi kadar sevmiyor. Sende bir tuhaflık olduğunu düşünüyor. Haklı olabilir mi? Sende bir tuhaflık mı var?”

Kitapta Toby’nin dışında yine onun gibi okul çağında olan kız çocuğu Shelby de var. Her iki çocuğun, başlarını belaya sokmaları romanın girişi sonrası okuyucuyu şaşırtmıyor. Zaten sayfalar ilerledikçe karanlık yönlere sapacağına dair havasının ve Toby’nin sorunlu bir çocuk görüntüsüyle etrafına zarar verme eğilimindeki “normallik”, kötülüğün yakın olduğunu gösteriyor.

Ana karakterlerden, yaşayacağı yeri haritaya dart oku atarak belirleyen coğrafya öğretmeni bay Hibma da hikayeye katıldıktan sonra, Florida gibi, akla güneş, kumsallar ve sürekli neşeyle eğlenen insanlar olduğu düşünülen bir bölgede, bağnazlık, bencillik ve nefretle yaşanan gayet karanlık köşelerde yolculuğa çıkıyoruz. Öyle bir dünya ki bu,  kitabın karakterlerleri, boğucu bir arada kalmışlık ve çıkmazlarla çevrilmiş bir halde, her an kirlenirken, insana dair değerlerin de ne kadar hızla çürüyebileceği gösteriliyor.

Toplum ve çevre, bu üç karaktere belirli roller vermiş. Buna göre, çocuklardan biri, kısa yaşamında yönlendirildiği gibi suça meylederken, diğeri, yaşayacağı acıyla birlikte destansı bir kahramanlık görevini üstlenecek. Öğretmen, kendisinden beklendiği gibi, normların ve normalin dahilinde tekdüze biçimde kendi sahnesini oynayacak. Oysa romanın güzelliği de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Kitabın kahramanları klasik birer kitap karakteri değil de, açmazları ve bilinmezlikleriyle, hasarlı kişiliklere sahipler. Kendi hasarları onları daha da öngörülemez kılarken, her biri kendi sıkıştıkları o dar alanlara isyan ediyorlar. Sonucunun dehşet verici olacağını içten içe biliyorlar sanki. Buna rağmen arada kalmayı kabullenmek istemiyorlar. Bu noktada toplumsal ahlak dediğimiz kurallar dizisinin muğlak bir hal aldığını, kodlarımızdaki iyi ile kötü kavramlarının yer değiştirmeye başladığını hissetmemiz, kitabın güzelliğini ve başarısını gösteriyor.

Brandon, kitap hakkında soruları cevaplarken, her ne kadar dengesiz bir karakter gibi gözükse de, yazarken Toby’nin tarafını tuttuğun belirtiyor. Ayrıca, kitapla iyi gidecek bir müzik listesi vermeyi de ihmal etmeyen Brandon’ın seçtiği şarkılardan bir tanesi The Cure’dan Love Song, diğeri ise The Misfits’den Teenagers from Mars.

Sadece çocukların ve mahkumların fantezileri olduğu düşünülen bu dünyada, ne çocuk ne de özgür hisseden karakterlerin, kendilerine sonu aydınlık gözüken bir yol çizilmemiş olduğunu bildikleri halde, dehşetin ve şiddetin çok yakınlarında olacağını bildikleri halde, yine de sığınaklarından çıkmaya karar veren kayıp ruhların hikayesi.

Bu yazı 21.08.2011 tarihli Taraf gazetesinde yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page