dvorak1.jpg

Çek besteci Antonín Dvořák, Amerikan şairi Longfellow’un “The Song of Hiawatha / Hiawatha’nın şarkısı”nı ((The Song of Hiawatha: Longfellow’un üzerinde yıllarca çalıştığı şiiri, bir kızılderili öyküsünden yola çıkar ve Fin destanı Kalevala’dan yoğun izler taşır. İsmi batı dillerine “Yıldızları gökyüzünden kaydıran sesin kadını” gibi çevrilebilecek kadının epik destanıdır. )) Çekçe okuyunca kafasındaki Amerika imajını daha da netleştirdi. (Dvořák daha sonra geniş bir opera olarak planladığı şekilde bu şiir için ön hazırlık olarak beste de yaptı.) Tarihin garip hamleleri sonucunda Dvořák 1893 yılında kendini bir şekilde, bir mektubunda belirttiği gibi “yeni ve bağımsız sanatı kısaca ulusal bir müzik anlayışının krallığını yaratmayı vaat ettiği” Amerika’da buldu.

İlk yaptığı iş Buffalo Bill’in şovunu izlemek olmuştu. Ona göre Amerikan Yerli müziği son derece yaratıcı ve açıktı ama Dvořák asıl, “zenci melodileri” dediği şarkılardan, pre-blues diyebileceğimiz bestelerden çok etkilenmiş, bu şarkıları Amerikan müziğinin temeli ve benzersiz örnekleri olarak görmüş ve Amerikan gazetelerine bu yönde açıklamalar yapmıştı ((Dvořák’ın o dönemde ilgisini çeken, zencilerin söylediği şarkılar: “Swing Low”, “Deep River”)) .

Kelli felli, kodaman eleştirmenler ayaklandı tabii. “Köle müziğinin” Amerikan ruhunu yansıtmadığını söylediler öfkeyle. Hatta Dvořák’ın ölümünün ardından bile bu öfkeli yorumlara devam ettiler gazete sayfalarından. Aynı yıllarda hızını alamayan Amerikan basını başta Dvořák olmak üzere, Çaykovski ve diğer Slav bestecilerin eserleri için düzenli olarak “barbar” yorumunu yapmaya devam etti.

Yine de herkes böyle önyargılı değildi kuşkusuz. Dvořák’ın “Amerikan ulusal müziğinin zenci melodilerine üzerine kurulması gerektiği” şeklindeki sözlerini coşkuyla karşılayanlar da oldu. Bir noktada, Avrupa’daki tarihi bir şehirden kalkıp gelmiş klasik müzikçi ile Amerika’da yeni kurulmuş bir ülkedeki köle kökenli işçinin ağıdı blues ortak noktada buluştu.

2008 yılında da koca koca ülkelerde koca koca insanlar hala diğerlerinin ne dediğini dinlememekte ısrar ederlerken, sanata ve müziğe boşvermeyi bir övünç meselesi haline getirebiliyor. Bu haliyle, blues’dan önce blues dinleyen ve onu savunan Antonín Dvořák’ı saygıyla ve muhabbetle selamlıyoruz.