Antonin Artaud’nun dokuz yıllık tımarhane hapsi sonrasında yazdıklarının yanı sıra, ölümünden kısa bir süre sonra ortaya çıkan metninde de bahsettiği seslendirme işkencesi kavramı, 1929 yılında bir mektubunda bahsettiği ve senaryosunu bitirmek üzere olduğunu söylediği Dybukk isimli çalışmaya dayanır. Dybukk, Yahudi mitolojisinde yaşayan birinin bedenini ele geçirip onun ağzından çalışan bir varlıktır. Dybukk yüzünden, ele geçirilen beden hiç aralıksız bir acı içinde yaşar. Sözünün yanı sıra sesini de kaybeder. Ele geçirilen beden konuşurken çıkan sözler Dybukk’a aittir. Derrida’nın da gönderme yaptığı kelimeyle “sufle/musallat olunmuş” anlamsal olarak, sesi ve sözü de ele geçirilmiş bedene işaret eder. Artaud mektubunda, filmin belirli anlarına ekleyeceği konuşma parçalarından bahseder ve bu sayede bir ya da iki yıl içinde kimsenin artık sessiz film izlemeyeceğini iddia eder. Filme sesi eklemek Artaud’nun mihengidir. Artaud’nun bir yahudi hayalet hikayesinden kanıksadığı ve şeytani diye kavramsallaştırdığı filmin senaryosu bulunamadı.

Artaud, “Doğarız ve yaşarız. Sonra da yalanlar içinde ölür gideriz” demişti. Artaud’nun tımarhaneye kapatılmadan önceki ve sonraki fotoğraflarına bakınca, delirdiği için içeri tıkılan büyük yazarın öncesinde ince ve uzun ve yakışıklı adamın, hastalık sonrasında tıpkı kanserli bir beden gibi, tıpkı kendi organlarını yiyen bir bir beden gibi içine çöktüğünü görüyoruz. Çektiği acının fiziksel yanısamısını gözlemek, toplumsal normların bu yazardaki etkisini görmek insanı etkiliyor. Sufle sözün musallat olduğu ses, bedenden çıkmadan önce başkasına aitti. (Kime ait olduğunun önemi yoktu.) Artaud’nun sesi sahipsizdi, çalıntıydı (söz sahibinden önce vardı), güvenilmezdi. Oyuncunun bedeni yazara, suflöre, üst sese aitti. Bu haliyle halüsünatif, şizofren dil beliriyor.Artaud’nun iniltisi, sayıklaması, haykırışı, ağzında biriken tükrükle fırlayan sözcükleri. Organsız bedeni. Sadece ten ve sinirlerden oluşan, şeffaflaşan insan. Bedeni yabancılaştıran ses demoniktir, uğultudur, pusludur, altmetindir.
Antonin Artaud, edebiyat hakkında şöyle söyler: “Yazılı şiir bir kez okunmalı ve daha sonra yok edilmelidir. Kitaplar, metinler ve dergiler mezartaşlarıdır. Sevgili dostum, edebiyattan senden fazla tiksiniyorum. Yaazarın ve şairin görevi, kendisini korkakça şekilde bir metne, kitaba ya da dergiye kapamak ve asla dışarıya çıkmamak değildir. Edebiyatın içine fazla dalınmamalı. Yazılanlar bütünüyle çöptür. Aklından geçenlerin herhangi bir parçasını hiç yoktan gelip de kelimelere dökenlerin hepsi domuz.”

Artaud 1937 yılında Vahşet Tiyatrosu kavramlarının karşılığını bulduğu Meksika gezisi sonrasında, tıpkı Meksika gibi büyü ve mitolojiyle iç içe olan İrlanda’ya gitti. İrlanda’da delirdi Artaud. Tiyatro ve İkizi kafasında ve kitap olarak şekillendiğinde, Artaud da delirmişti artık. Paris’e döndüğünde Sainte-Anne Hastanesi’ne kapatılmıştı. İrlanda’da şeytani büyüleri geri almaya çalıştığını iddia etmişti. Sınır dışı edildiği irlanda’dan Paris’e ayak bastığında ise annesinin yüzünü bile tanımaz olmuştu.

Artaud’nun annesi ile babası birinci dereceden kuzenlerdi. Artaud ilk depresyon krizine 16 yaşındayken girmişti. O yıllarda aldığı ilaçların da etkisiyle, yaşamı boyunca uyuşturucuyu bırakmadı. O kadar ilaca rağmen, ilk hastaneye kapatıldığı 41 yaşına kadar iyi dayandığı bile söylenebilir. 52 yaşında ölen Artaud 9 yılı aralıksız ve çeşitli hastanelerde olmak üzere, yaşamının 15 yılını tımarhanelerde geçirdi. Ölümüne yakın dönemde, “Tanrı var mı? Varsa da bok parçasından başka bir şey değildir” diye yazan Artaud, o kadar tımarhane ve elektroşok tedavisine karşılık, çok yapıt üretti, yönetmenlik yaptı.

Methuselah [Yön: Jean Painlevé] içinde bazı kısa film sahneleri de olan bir tiyatro oyunu. Filmin girişinde Antonin Artaud bir piskopos olarak görünüyor. Filmin çekimi sırasında, Artaud’nun başrolde olduğu ilginç bir olayı şöyle anlatıyorlar:

“Yanlarında birkaç genç kız ile birlikte oradan geçmekte olan rahibeler -piskopos gibi giyinmiş olan- Artaud’yu görünce hemen yanına gider ve diz çöktükten sonra elindeki yüzüğü öpmek üzere uzanırlar. Artaud elindeki haçı sallayarak “Çekip gidin, şeytanın kızları!” diye bağırınca, rahibeler ve kızlar koşarak kaçar.”

artaud

Jean Painlevé’ye göre Methuselah aslında kısa filmin içine nazikçe yerleştirildiği bir oyundu. Oyunun bir yerinde çaydanlık şeklinde giyinmiş Madam Methuselah pencereden bakıp “Ah. Cenaze!” diyor, sonrasında Artaud beliriyor cenaze arabasının arkasında. Aile de yanlarında yürüyor. Jean Painlevé,  açık alan çekimlerinin yanı sıra kiraladıkları stüdyo ve oyuncular için yüklü miktarda para almış. Söylediğine göre Antonin Artaud’yu arabasına alıp cüzdanındaki nakit parayı gösterdiğinde “Artaud’nun yüzü keyiften eridi.” Jean Painlevé’nin anılarına göre, aynı soyunma odasını paylaşırlarken Artaud parayı çalar. Painlevé’nin yalancısıyız, bravo Artaud.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page