Mahallenin abileri vardır. Biraz haylazdır, bakkal önünde bira içip etrafı gözlerler. Ama her biri pırlantadır aslında. Bir şekilde mahalleye sıkışmışlardır. Hem biraz çekinirsin, hem de gerektiğinde orada olduklarını bilmek garip bir güven duygusu verir. Yıllar sonra farkedersin ki, o hep çekingenlik duyduğun abiler o kadar da sert değillermiş. Naif yanları varmış. Hatta o kadar uzun boylu da değillermiş. Oysa bazıları aklında hala upuzundur, güneşin altında parlayan yüzleriyle örnek adamlardır. Mahalleden, çeşitli nedenlerle, erken ayrılmak zorunda kaldıklarından olsa, hep iyi hatırlanırlar. Ya birileri gelip almıştır onları ya da haberlerini almışsındır. Punk rosk’ın önde gelen gruplarından The Clash’in solisti Joe Strummer da algınızda değişmeden kalanlardan. Gençken de güzel adam, yaşı ilerlediğinde de güzel. Hep güzel şarkılar yapan, anlamını yitirmeyen sözler söyleyen bir adam. Strummer bir yana, tüm punk/reggae/ska alemi bir yana. Hani, politikacılara atılan mekanik sloganlardaki gibi değil de, üç büyükler dışındaki ufak bütçeli takımların ya da alt liglerdeki kulüplerin futbolcularına, başkanlarına açılan samimi taraftar pankartlarında yazdığı gibi: İçimizden biri.

Elvis Presley kusura bakmasın ama, rock’n’roll’un gerçek kralı Ankara’da doğdu. Yabancı bir diplomat olan babasının görevi nedeniyle bulundukları Türkiye’de 1952 yılında doğan Strummer’ın çocukluğu ülke ülke gezmekle geçti. Ülkeler değiştikçe, Strummer’ın hayal gücü genişledi. Sonunda İngiltere’ye dönüp okula başladıklarında, düzenli bir yaşam programlanmış gibiydi kendisine. Ancak kardeşinin intihar etmesi, Strummer’ı derinden yaraladı. Daha sonra sanat okuluna girse de, önce Galler’e, sonra Londra’ya taşındı ve okul arkadaşlarıyla birlikte, yavaş yavaş ortaya çıkan punk grupların konserlerini takip etmeye başladı. Bu dönemde mezarcılık gibi ilginç işler de yapan Strummeri ilk grubu The 101’ers ile verdiği konserler sayesinde Londra pub’larında ismini duyurdu.

Ezilenlerin öfkesi

1976 yılınde The 101’ers alt grubu olarak sahneye çıkan ve o geceye kadar ismini kimsenin duymadığı bir başka grup, Joe Strummer’ı çok etkiledi. Grubun adı Sex Pistols’dı ve punk hareketi başlamıştı. Joe Strummer, Mick Jones (gitar), Paul Simonon (bas gitar) ve Nicky “Topper” Headon (davul) ile tanışıp The Clash’i kurdu. İronik biçimde, ilk konserlerini Sex Pistols alt grubu olarak verdiler. Böylece Avrupa’da 1976’dan başlayıp, 1980’lerin ortasına kadar süren punk patlaması hız kazandı. The Clash ile Sex Pistols arasında rekabet varmış gibi görünse de, iki grup hem müzik hem de düşünce yapısı olarak çok farklıydı. Sex Pistols müzikal açıdan punk’ın olmazsa olmazı üç akorla şarkılar yaparken, The Clash, reggea’den blues’a, cazdan gospel’e kadar geniş bir yelpazede, daha geniş kitlelere hitap edebilecek dünya müzikleriyle öne çıkıyordu. Sex Pistols’ın çoğunlukla arka planında sosyal devletin eksikliği nedeniyle acı çeken alt sınıf çocuklarının öfkesini taşıyan şarkı sözlerinin yanında The Clash, belirli bir politik eleştirisi olan hatta Sandinista! İsimli albümleriyle Nikaragua’daki sol hareketlere selam çakan albümleri daha sıkı duruyordu. Joe Strummer konserlerinde İtalyan Kızıl Tugaylar’ın adını taşıyan tişörtler giyiyordu. Her fırsatta, ingiltere’deki muhafazakar hükümeti ve toplumdaki adaletsiz gelir dağılımını eleştiriyordu. Grup ayrıca, konser biletlerinin ve albümlerinin gereğinden pahalıya satılmasına da karşı çıkıyordu. Bu yanıyla müzik endüstrisiyle mücadele de vermişlerdi.

Sonunda The Clash grup üyelerinin kişisel anlaşmazlıkları ve sorunları nedeniyle 1986’da dağıldı. Joe Strummer ise, üretimini çeşitli alanlarda sürdürdü. Jim Jarmusch ve Aki Kaurismäki’nin filmlerinde kısa rollerde göründü, film müzikleri hazırladı. Britanya’nın efsane grubu The Pogues ile çalıştı. Kendi grubu The Mescaleros’u kurdu ve başta Global A Go-Go olmak üzere birbirinden değerli albümler yaptı. 2002 yılında kalp krizinden öldüğünde, küresel ısınmaya karşı ağaçlandırma mücadelesi yapıyordu. Hakkında sayısız belgeseller yapıldı, kitaplar yazıldı.

Radyonun gücü

Her ne kadar, konserleri ya da şarkılarıyla bilinse de, Strummer radyo ve televizyonun, genelde iletişimin gücüne inanırdı. Özellikle, radyo programlarını sevdiği bilinirdi. Röportajlarında hep söyleyecek sözü olan bir adamdı.

The Clash sonrasında ortadan kaybolup çok gezmişti. Değişik kültürleri tanımaya çalıyordu. Gerçek anlamıyla aklı ve kulağı, ana akımlar dışında kalan ve pek bilinmeyen her sese açıktı. Özellikle The Mescaleros ile birlikte, sağlam, sapasağlam ve eklektik bir punk/rock’n’roll yaptı.

Yakın dönemde keşfedilen kayıtlar gösteriyor ki, Strummer’ın büyük bir keyifle gerçekleştirdiği radyo programı, onun müzik zevkinin ve kültürünün renkliliğini gösteriyor. BBC World Service’de London Calling ismiyle yaptığı yarım saat süren programlarda, seçtiği albümlerden şarkıları sıralamıyor sadece, ruhunu açıyor.

Strummer, radyo programına sevgisini şöyle anlatıyordu: “1960′ların ortasında Afrika’nın sıcak bir geceyarısında, genç bir oğlan, babasının kısa dalga radyosunu, yurdundan birkaç ses duyma umuduyla karıştırırken, Britanya’dan BBC’ye denk geldiğinde hem şaşırmış, hem mutlu olmuştu.” Babasının peşinde, Ankara’da doğup, çocukluğunu babasından uzak yaşayan ve Afrika’da, Malawi’de çalışan babasını ziyaret ederken, ülkesinin radyosunu duyup mutlu olan o oğlan, Joe Strummer, bir şekilde vefa borcunu bu programla ödemek istemişti, arzusu o radyoda yer alan bir ses olmaktı.

Joe Strummer ve futbol

Joe Strummer, Rus işadamı Roman Abramovich’in satın almasından önceki zamanlarda, bir zamanlar en büyük rakibi Milwall olan, Londra’nın o dönemde hiç de popüler olmayan Chelsea’nin iflah olmaz bir taraftarıydı.

Sonraki yıllarda, futbol sevgisini, göçmen sorunlarıyla birleştirip, kaçak yollarla İngiltere’ye giren bir Makedonu anlatan şarkı yazdı. O yıllarda Joe Strummer kendi isteğiyle medyadan, hayattan, kendisini tanıyanlardan uzaklaşmış, yıllarını Paris Metrosunda dolanarak, kaçak konserler vererek geçirmişti.

Bir münzevi, bir başka metropol münzevisini anlatayım derken, şarkının adını Ukrayna’nın çelik işçileriyle ünlü şehrinin futbol takımı Shaktar Donetsk koymuştu.

“Ukrayna’da mülteci babasından anı / yünlü Shaktar Donetsk kaşkolunu / sardı boynuna özgürlük bayrağı diye / gerçekten istersen dedi, ulaşırsın varmak istediğin yere”

[arşivden]

Not: Bu yazı, 20 Ekim tarihli Taraf gazetesinde yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page