“Korkudan ağladım biraz. Kusmaya çalıştım, yine de geçmedi kalbimdeki sıkışma. Kıvrandım durdum oturduğum yerde. Öleceğimi sandım. Ölmedim. Sakinleşince kalktım gittim.”

Bir gece fabrikanın girişinde bekçiyle sohbet ederken birisi geldi. Aslında peyda oldu desem daha doğru olur. İnce yapılı bir genç. Gece olduğundan pek seçemedim kendisini. Bahçenin lambası durduğu yeri o kadar da aydınlatmıyordu. Titrek sesiyle “Amele lazım mı abi?” diye sordu. O soğuk havada bir tek ceket vardı üstünde. Önü ilikliydi. Konuşması düzgündü. Titriyordu. Bekçiyle birbirimize baktık. Ben bilmiyordum amele lazım olup olmadığını. O da yok diye biliyordu ama gecenin bir vakti ortaya çıkan bu gence baştan savma bir yanıt vermemek için küfür yemek pahasına usta başına telefon etti. Lazımmış bir amele. Sabah gelmesini söyledi bekçi. Genç “Tamam abi” dedi ve beklemeye devam etti. Duruşu beni birazcık tedirgin etti açıkçası. Elleri ceplerinde, titriyordu. Bize mi yoksa başka bir yere mi baktığını seçemiyordum. Biraz daha durduktan sonra hızlıca arkasını dönüp uzaklaştı. Karanlıkta kaybolduğundan düz mü ilerlediğini, yoksa ara sokaklardan birine mi girdiğini göremedim.

İki gün sonra gündüz vardiyasında gördüm çocuğu. Yemekhanede karşılaştık. Kazan dairesinde olduğum için başka bir yerde karşılaşabilmem mümkün değildi zaten. Öğle yemeğinde yemekhanede ya da ufak bir ihtimalle tuvalette karşılaşabilirdik ancak. Bizimkilere sordum nasıldır diye. “Bir şey söylemek için erken ama şimdilik iyi gibi” dediler. Tutuyormuş her işin ucundan. İnce yapılı olsa da gücü kuvveti yerindeymiş. Çok konuşuyormuş bir de. “Kendini kabullendirmeye çalıştığındandır” dedim. İşe başlamadan bir süre önce ameliyat olduğunu anlatmış. Şans eseri doktor akrabası çıkmış. Ameliyattan sonra, nereden baksa, yetmiş yıl daha yaşayacağını anlatmış ona. Çok sağlamlaştığını söylemiş. “Kaya gibiyim” diyormuş. Bir keresinde tuvalette karşılaşınca şu ameliyat hadisesini sordum ona. Midesinden ameliyat olmuş. Doktor akrabasıymış. Ameliyattan sonra bir şeyciğinin kalmayacağını söylemiş bizimkine. “Yetmiş yıl daha yaşarsın sen koçum” demiş. Çocuk artık kendini yarı robot gibi hissediyormuş. Çok konuşturmadım onu. Geç kalacak olursa amiri laf yapmasın diye gönderdim hemen.

Akşamleyin serviste yan yana oturduk. Muhabbete beni de ortak etmeye çalıştıysa da oralı olmadım. O da öte yanındaki arkadaşla muhatap oldu daha çok. Sürekli konuştuğu için ondan yana pek bakmasam da bir ara gözlerim yere doğru kayınca fabrika ayakkabılarının ayağında olduğunu gördüm. Karanlıkta belki yanlış seçmişimdir diye düşündüm. Onun için ertesi sabah, servise bindiğinde özellikle dikkat ettim. Gerçekten de ayağında fabrika ayakkabıları vardı. Ayağına ağır bir şey düşerse  kırılmasın çatlamasın diye önü demirli olan şu ayakkabılar işte.

Bizimkilerin de dikkatini çekmiş bu durum. İkinci günden sonra takılmaya başlamışlar. “Ayakkabılarını değiştirmemişsin” demişler. O da unuttuğunu söylemiş. Bizimkiler birkaç gün böyle “Ayakkabını değiştirmemişsin oğlum” diye takılmışlar. O da her seferinde “Unuttum abi” diye yanıt vermiş. Sonra bizimkiler anlamış ki çocuğun başka ayakkabısı yok! Karda kıyamette sıcak da tutuyor meretler. Hak verdik çocuğa. Sonra kendi aramızda para toplayıp yeni bir kışlık ayakkabı aldık. “Sen yine istediğini istediğin yerde giyersin” dedik. O günden sonra fabrika ayakkabılarını sadece fabrikada giymeye başladı. Ayrıca ilk maaşını alana kadar sigarasını da biz aldık kendisine. Öğlen vakti gelen yemeklerden birazını yine onun için ayırdık. İlk maaşını alana kadar kendimizce destek olduk böyle. İlk maaşını aldı fakat ikincisini göremedi. Bir gece sızlanmaya başladı. Gece vardiyasındaydık. Yemeği ben dağıttığım için kadın budu köfteden fazla fazla vermiştim. Yemekten birkaç saat sonra kıvranmaya başladı. Bir ara geçti gitti. Sonra yine başladı. Fenaydı çocuk. “Midemi içerden içerden kediler tırmalıyor abi” diyordu, “kediler patileriyle karnımı deşmeye çalışıyorlar.” Durumu gece amirine anlattık. Apar topar hastaneye götürüldü. Sabaha karşı ölüm haberi geldi. Verdiğim fazla köftelerden mi diye düşünmeden edemedim. Suçlu hissettim kendimi. Ama kimsede bir şey yoktu. Sordum soruşturdum; ishal bile olmamışlardı.

Taş gibi çocuktu. Durmadan ne kadar sağlam olduğunu anlatıyordu. Daha yeni ameliyat olmuştu. “Yetmiş yıl daha götürür bu beni” diyordu. Ailesinin, ölüm haberini alınca neler hissedeceği geldi aklıma. Pek düşünmek istemediğimden hemen başka şeylerle meşgul etmeye başladım zihnimi. Sonuçta benim de çoluğum çocuğum vardı. Bazı düşünceleri kovmak zorundaydım zihnimden. Kendime bile itiraf etmemek zorundaydım. Olanı görmezden gelmeli, etrafından dolanmalıydım. Öyle de yaptım.

Aradan aylar geçti. Yine bir gece vardiyasıydı. Kazan dairesindeki gerekli ayarlamaları yapıp masama geçmiştim. Geriye yaslanmış dinleniyordum. Dalmıştım hafiften. Rüyamda bizim şu çocuğu gördüm. Bekçiyle birlikte bahçedeydik yine. Birden ortaya çıkıp “Amele lazım mı abi?” dedi. Sonra geriye doğru birkaç adım atıp karanlığın içine girdi. Bazı fısıldaşmalardan sonra karanlıktan birini çekip “Alın size amele” dedi. Karanlıktan aydınlığa çıkan kişiyi görür görmez zınk diye bir şey çarptı bedenime! Sıçrayarak uyandım. Soluk soluğaydım. Ellerim şişip iniyor gibiydi. Baktım. Öylece duruyorlardı. Görünürde şişip indikleri falan yoktu ama şişip iniyorlardı işte! Masadan kalkıp odadan attım kendimi.

[B]aşım felaket dönüyordu. Sağa doğru atıyordu beni. Dengemi sağlayabilmek için sola doğru dönmeye çalıştım. Aynı zamanda ilerliyordum da. Ama ne kadar ilerlesem de yolu tutturamıyor, sürekli kazanlara çarpıp geri sekiyordum. Zar zor, düşe kalka arka bahçeye attım kendimi. Kurt köpeklerinin arasına girip çimlere uzandım. Keratalar yalamaya başladılar hemen beni. Zeminin beni sürüklemeye çalıştığını hissediyordum ama köpeklerin yalaması da iyi geliyordu. Düzeldim biraz. Doğrulup bir sigara yaktım. İkinci nefesimi almak üzereydim ki yine aynı darbe. Bir şey zınk diye yerimden fırlattı beni. Toprağı yumruklamaya başladım ne oluyor bana diye. O telaşla ön bahçeye atmaya çalıştım kendimi. Oraya gidebilirsem bekçi ya da başka birileri beni görür de yardımcı olur diye düşündüm. Ama kalkamadım yerimden. Toprağı yumruklamaya devam ettim. Korkudan ağladım biraz. Kusmaya çalıştım, yine de geçmedi kalbimdeki sıkışma. Kıvrandım durdum oturduğum yerde. Öleceğimi sandım. Ölmedim. Sakinleşince kalktım gittim.

Birkaç gün sigarayı korkarak içtim ama hiçbir şey olmadı. Yalnız o rüya hiç çıkmadı aklımdan. Bizim genç gelip “Amele lazım mı?” diye soruyordu. Sonra da “Alın size amele” diye karanlıktan birini çıkarıyordu. Onun Azrail olabileceğini düşündüm sonraları. Başıma gelenleri göz önünde bulundurunca gayet mantıklı geliyordu bu. Karanlıktan korkuyordum artık. Geceleri fabrikada el feneriyle geziyordum. Tuvalete bile onunla gidiyordum. Karıma sarılarak uyuyordum ve çocuklarıma baktığımda, bensiz büyüyebilme ihtimalleri ödümü patlatıyordu. Bizim gencin de vardı iki çocuğu. Okula bile başlamamışlardı daha.

Maaşı alınca hemen içmeye gittim. O kadar çok içtim ki evin yolunu zor buldum. Gece yarısı yine zınklamayla fırladım yataktan. “Hanım” dedim, “bana bir şeyler oluyor.” Işığı açıp baktı. Rengimin attığını söyledi. Ellerim ayaklarım şişiyordu yine. Baktığımda öylece duruyorlardı ama şişip iniyorlardı işte! “Hastaneye gidiyorum” dedim. “Ben de geleceğim” dedi. Giyinip çocukları uyandırmadan sessizce çıktık. Bir taksi çevirip hastanenin yolunu tuttuk. Hastaneye yaklaştıkça iyi hissettim kendimi. Acile girdik hemen. Anlattım durumu. “Ama şimdi iyiyim, geçti” dedim. Yine de sedyeye yatırdılar beni. Doktor hemşireye dilaltı hapı vermesini söyledi. “Alkollüyüm, yapmayın” dedim. “Bundan bir şey olmaz” dedi doktor, verdi hapı. Sonra kollarıma musluk gibi şeyler takmaya başladılar. Anladım durumun ciddi olduğunu. Yavaşça kendimden geçtim. Ayıldığımda sol kolumda bir şişlik hissettim. Baktığımda kolumun gerçekten de şiştiğini gördüm. Patlayacak zannettim de o korkuyla “Hemşire!” diye bağırdım. Biri geldi hemen. Koluma takılan musluklardan biri damardan çıkmış, deri altıma akmaya başlamış hep. Ondan şişmiş kolum. “Kötü bir şey olur mu?” diye sordum. “Olmaz, korkmayın” deyip masaj yaparak yaydılar ilacı.

Doktor beni dinledikten sonra kalp krizi geçirmiş olduğumu söyledi. “Ama şimdi iyiyim” dedim. “Şimdi geçirmiyorsun çünkü” dedi. Beni yoğun bakıma göndereceklerini söyledi. Sedyeyi eşime teslim edip dördüncü kata çıkmamızı söylediler. Asansörün önüne geldik. Kapı açıldı. Eşim beni itene kadar kapandı asansörün kapısı. Sonra bir daha açtı. Asansöre sokmaya çalışırken yine kapandı kapı. Bir yandan gülüyor, bir yandan küfür ediyordum. İndim sedyeden. Açtım asansörün kapısını. Önce sedyeyi soktum, sonra kendim girdim. Eşim de güldü halimize. Sarılıp kafamı kafasına yasladım. Bu sefer duygulandık biraz. Dördüncü kata gelince indik. Sedyeyi bir kenara çekip uzandım tekrar. Yoğun bakımda hiç boş yer yoktu. Beklemeye başladık. Biraz sonra amcanın birini paket yapıp gönderdiler. Yerine ben geçtim.

Yaklaşık bir ay kadar sonra ameliyat oldum. Damarlarımı açtılar. Sonra tekrar tıkanmasınlar diye sigarayı ve içkiyi yasakladılar. Özel bir yemek programı hazırlayıp verdiler. Doktor bunları harfiyen uygularsam en az yetmişime kadar yaşayacağımı söyledi. Bunu söylemesi üzerine ters ters baktım ona. Bizim genci ameliyat eden doktor geldi aklıma. Acaba aynı kişiler mi diye düşündüm ve pek ihtimal vermedim. Yine de sırf böyle söylediği için uygulamadım programı. İlk zamanlar sigara ve alkol almadım tabii. Yemek programına da uydum bir süre. Sonra canım ne istiyorsa onu yedim. Sigaraya ve alkole de başladım yavaş yavaş. Ne de olsa damarlarımı açmışlardı artık. Tekrar kapanmaları için en az kırk yıl daha vardı önümde. Kendi canımın derdine düştüğümden bizim şu genci bir süreliğine unutmuş olsam da sonraları zaman zaman aklıma ve rüyalarıma girmeye devam etti. Soğuktan titreyerek “Amele lazım mı abi?” deyişini hatırlıyorum. Ayakkabılarını, konuşkanlığını, “Yetmiş yıl daha yaşarım” deyişini ve “Midemi kediler tırmalıyor” diye kıvranışını. “Midemi kediler tırmalıyor” diye inledi çocuk. Sonra öldü.