Sylvia Plath

“Hatırladığım kadarıyla, Sylvia ve kocasıyla 1960’ın ilkbaharında tanıştım. Ted ve Sylvia, Regent Hayvanat Bahçesi’ne fazla uzak olmayan, pencereleri ıssız bir meydana bakan bir evde  yaşıyorlardı. Evleri öyle ufaktı ki her şey üst üste yığılmış gibiydi. Salona zor girebilirdiniz, mantonuzu zorla çıkarabilirdiniz. Mutfak tek kişilik yapılmıştı sanki; uzunluğu ancak kollarınızı açacak kadardı. Oturma odasında resimler ve kitaplardan iki duvar arasında otururdunuz.  Hemen yanında çiçekli duvar kağıtları ve iki kişilik yataktan başka başka bir şeyi olmayan yatak vardı. Fakat renkler coşkulu, eşyalar sevimliydi ve her tarafa onların soluğu sinmişti. Daktilo pencereye yakın küçük bir masanın üstünde duruyordu. Biri bebekle uğraşırken, diğeri şiire taşınıyordu. Odayı, bebeğin beşiğine bırakmak için geceleri daktiloyu oradan alıyorlardı.”

“Bu Ted’in zamanıydı; küçümsenmeyecek bir şöhretin eşindeydi. İlk kitabı büyük başarı kazanmıştı ve Birleşik Devletler’deki tüm ödülleri almıştı. ( ..)  O günlerde Sylvia ortadan silinmişti sanki. Şiir, genç anne ve ev kadını için mola veriyordu. Uzun ince bir vücudu, pek güzel olmayan ama tetikte bekleyen duygulu uzunca bir yüzü, kıvrak dudakları ve güzel kahverengi gözleri vardı. Kestane rengi saçları tepesinde sımsıkı toplanmıştı. Üstüne bir kot ve basit ve basit tişörtler giyen kıpır kıpır bir Amerikalıydı.”

“Kendini evine adamış havasını yalanlayan geçmişi hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Mucize çocuklardan biriydi. İlk şiiri sekiz yaşındayken yayımlanmıştı ve sonra Wellesey Lisesinde sonra da Simith Koleji’inde bütün ödülleri alan parlak bir öğrenciydi. Tüm yolları akademisyenliğe gitmekteydi.”

“Dışardan  bakılınca tipik bir başarı öyküsüydü: Hiçbir şeyin ona yetişemeyeceği bir hızla ve amansızca ilerleyen muhteşem bir sürücü. Ve bu bir ömür boyu sürebilirdi, ivmeyi durdurabilecek hiçbir şey yoktu ve ona tüm bu yenilgileri getiren araç hız ve basınca son derece dayanıklıydı. Ama Sylvia, ilerlediği bu yolda zaten büyük  bir sarsıntı geçirmişti. Kolejin son yılında ciddi bir ruhsal bunalım geçirmiş, ve  bir intihar girişimi olmuştu. (..) Tüm bunları çok sonradan öğrendim. Şimdi Sylvia sadece yavaşlamamıştı, uysal bir anne ve kendini tümüyle bebeğine, kızına vermişti ve oldukça resmi, yüzeysel, ve sizi belli bir mesefede tutan ilişkiye izin veriyordu.

Ted ile sık sık görüşüyorduk, Sylvia ile ise çok daha az. Şubat 1961’de Ted’in Londra’ya olan aşkı bitmişti ve kaçıp gitmek için söylenip duruyordu. Sylvia hastaydı- önce bir çocuk düşürmüş sonra da apandisini aldırmıştı- benim de kendime göre sorunlarım vardı, boşanıyordum.  Onu Colossus’a yazdığım eleştiriye teşekkür ederken anımsıyorum. Bir de Devon’da buldukları evi büyük bir şevkle anlatırken.”

“Günlük ilişkilerinde şairin karamsarlığını ve bağışlamayan yıkıcılığını hiçbir şekilde yansıtmıyordu. Sonuna kadar hayat ve enerji doluydu. Devon’da çocukları ve arıcıklıkla, Londra’da da ev aramakla, romanı ‘Sırça Fanus’un basım işleriyle, anlayışsız editörler yığınına şiir göndermekle meşgüldü. Ölmeden hemen önce, şimdi çoğu klasikler arasında girmiş olan şiirlerini bir araya getirdiği seçkiyi haftalık dergilerden birine gönderdi; hiçbiri kabul edilmedi.

Şiirlerini bitirdikten sonra yere bağdaş kurup genzinden gelen New England şivesisiye bu serüvenini anlatabildi. Ve belki de bu koşturmacalara ben de dahil edildiğiden, aynı edayla intihardan söz ederdi: Romanın da doğruladığı gibi aklından hiç çıkarmamış olmalı ki on yıl önceki intihar girişimini ve yaptığı kazayı anlatırdı. Hiçbiri de kaza değild. Soğuk kanlılıkla yoldan çıkmış, içtenlikle ölümü istemişti. Ama olmadı.  Bu yüzden, bu sefer intihar etmeyi düşünmediğine kendimi inandırmıştım. Aksine, olayı özgrca yazabilirdi, çünkü intihar zaten ardındaydı. Araba kazası atlattığı bir ölümdü; her on yılda bir uğradığ alaya aldığı ölüm.

Bak gene yaptım işte.
Her on yılda bir yaparım bir.
Nasılsa bulurum yolunu
Yalnızca otuzundayım.
Ve kedi gibi dokuz canlıyım

Al Alvarez

Şiirde olduğu gibi sesinde ne bir histeri ne bir sempati arayışı vardı. İntihardan da tehlikeli sınavlardan herhangi biriymiş gibi söz ederdi. Israrla hatta hararetle ama hiçbir şekilde kendine acıma duymadan. Ölümle açık bir düelloya girmiş, bir kez daha kazanmıştı. Bir Cambridge öğrencisine yakışır bir şekilde başarmıştı. ‘Sırça Fanus’taki en iyi şeylerden biri buydu. Ve de yaşamdan bir olaydı. Kısacası intihar ölüme uzanmak değil “acı çekmeden geceyi durdurmaktı

“İntihardan alaylı bir kayıtsızlıkla, olayı hiçbir zaman dramatize etmeden söz ederdi. Açıkcası bir özsaygı sorunuydu bu, ilk girişimi basit bir histerik jest olmak şöye dursun çok ciddiydi ve neredeyse amacına ulaşacaktı. İntiharı bir saplantı haline getirmeyip herhangi bir şeyden söz eder gibi konuşma hakkını ona veren belki de buydu. Yetişkin bir kadın ve özgür bir birey olarak intiharın hakkı olduğuna inanıyordu, aynı şekilde, aklın toplama kamplarından sağ kurtulan imgesel bir Yahudi olarak tasarlandığı tuhaf yetişkin kavramlaştırmasından haraketle, intiharın gelişimi için zorunlu duraklardan bir olduğunu hissediyordu. Bu yüzden burada, güdülerin yeri yoktur: Tıpkı bir sanatçının bildiğinden şaşmaması gibi.”

Yirmisinde kararlıydım ölüme
Ve Döndüm geri, geri, geri sana.
Kemiklerim aynı işi görür sanmıştım

“Takındığı yapmacık, kayıtsızlık her ne ise; kendini şimdi gene yapayalnız bulunca babasının ölümüyle yaşadığı acıların hepsinin tekrar dirildiğini düşünüyorum. Otuz yaşına rağmen, tıpkı yirmi yıl önceki çocuk gibi tümüyle korunmasız ve terk edilmiş, yaralanmış, sevdiği elinden alınmış ve öfkeldir. Bunun sonuncu olarak içinde sürekli olarak gelişen acı birden bire taşmaya başlar. Burada tartışmaya gerek yok, çünkü şiirler aynı işi görüyor.”

“… Şeyler korkunçlaştıkça daha doğrudan yazıyor, imgelemi daha zenginşeiyordu. Son bulunca beklendiği kadar kötü olmadığı görülen bir felaket sonrasının iç rahatlığyla, neredeyse öteki yılgılarından önce davranmak istercesine yazıyordu.  Bir bakıma bu, yıllardır beklediği bir şeydi ve şimdi gelmişti, kullanması gerektiğini biliyordu. “ Yıkma tutkusu aynı zamanda yaratma tutkusudur” demişti Bukunin ve bu Sylvia için de geçerliğdi. Kendisne aman vermiyor, kızgınlaşıyordu ve atağa kalktığını, şiddetlendiğini hissettiği belalar bir kutlamaya dönüşüyordu.”

“ … Bazı psikiyatrların söylediği gibi, eğer intihar girişimi bir yardım çığlığı ise Sylvia’nın bu sefer  intihar etmeye yönelik bir eğilimi olduğu söylenemez. Onun istediği yardım değil, olumlanmaydı. Çocuklar, çişli bezler, alışveriş ve şiir arasında gelip giden tekdüze yaşamıyla bir şekilde başa çıktığını birilerine anlatmak gereğini duymuştu. Şiirlerinin başarılı şeyler olduklarını bilmek istiyordu.”

“Kapalı bir kasım öğlesi büyük bir heyecanla stüdyoma geldi. Her zaman ki gibi sokaklarda dolanıyor, umutsuzca rastgele ev arıyordu. Ted’le  Londra’ya geldikleri zaman oturdukları ilk yer olan Primrose Hill’in yanıdaki meydanın bir blok üstünde yeni boyanmış bir evin kapısında “Kiralık” yazısını görmüştü. Ev bulmanın imkansız olduğu böyle anorlaml bir kalabalık günlerce bir mucize gibi bir şeydi bu. Ama en önemlisi de Yeats’in bir ara orada oturduğunu gösteren mavi tabelanın olmasıydı. Bu aradığı olumlanmanın ilk işaretiydi. O yaz Belleylee’deki Yeats köprüsünü ziyaret etmiş ve bir arkadaşına “dünyanın en güzel ve en huzur verici yeri” olduğunu yazmıştı.  Şimdi Londra’nın, onun gözdesi bir yerinde, bu büyük bir şairle bir şeyleri paylaşabileceği bir başka Yeats köprüsü bulunabilirdi. Hemen emlakçıya koştu, inanılmayacak gibi ama ilk başvuranın kendisini olduğunu öğrendi. Bir işaret Kirayı karşılayabileceğinden yüksel olmasına rağmen beş yıllık bir sözleşem imzaladı. Sonra karanlık, uğultulu Primrose Hill’i yürüyüp haberleri bana yetiştirdi.”

“Bildiklerimden yola çıkarak onun bu kez ölmeye niyetli olmadığını söyleyebilirim. On yıl önceki intihar girişimi her anlamda ölümcüldü. Uyku haplarının hırsızını bir güzel saklamış, tüm izleri yok etmiş, eki eşyaların atıldığıodanın derinliklerinde gömülü bir iskelet gibi gibi kilerin en kuytdu köşesine gizlenmişti. Sonra elli tane uyku hapı yutmuştı. Tesadüfen bulunmuştu ve yaşaması bir mucizeydi.  ‘Sırça Fanus’ta olayı böyle tanımlıyordu; bunun yanlış olduğunu gösteren hiçbir neden yoktur. Böylelikle başarılı bir intihara karşı kozları nasıl kullanacağını öğrenmişti; karamsarlığın ayrıntılarına inen, gizleyen, neredeyse saplantılı bir özenle dengelemesi gerektiğini öğrenmişti.”

“Sabah altı sularında çocukların odasına çıktı. Onlar acıkır diye masaya bir tabak ekmek, tereyağı ve iki süt biberonu koydu. Sonra mutfağa geri döndü, kapıyı ve pencereleri havluyla iyice kapattı, fırını açtı,  başını uzattı ve gazı düğmesini çevirdi. Avustralyalı kız ( bakıcı) saat tam dokuzda geldi, Epey zun bir süre süre seslendi, dış kapıyı açtı ama yanıt ama veren olmadı.”

“15 Şubat Cuma günü, Camden Town’ın arka sokaklarında iç sıkıcı, boğucu bir soruşturma vardı: Fısıltılar, uzun sessizlikler…  Avustralyalı kız hıçkırıklar içindeydi. O sabah erkenden Ted’le Mornington Birliği’ne cenaze işlemlerini görmeye gittik. Tabut perdelerle bölünmüş, çıplak odanın en dibinde bir yerlerdeydi. Sadece yüzünü gösterdiler. Kurşiniydi ve balmumu gibi şeffaftı. Daha önce hiç ölü bir insan görmemiştim. Onu zor tanıdım; yüz hatları incellmiş, daha belirginleşmiş gibiydi. Odada hafif bir elma ve tatlı kokusu vardı, sanki elmalar küflenmeye başlamış gibiydi. Kendimi dışarı zor attım. Soğuk ve kirli sokakların gürültüsüyle kendime geldim. Öldüğüne inanamıyordum.

Hala da inanamıyorum. Uzun, ince, kaslı bedeni, duygulu güzel kahverengi gözleri ve uzun yüzü hayat doluydu. Zeki ve dürüsttü, tutkulu ve sevecendi. Onun bir daha olduğuna inanıyorum. Bazen Primrose Hill’de Heath’de yürüyüş yapmaya gittiğimde, ona kavuşabilecekmişim ve tartışmalara bıraktığımız yerden kaldığımız yerden yeniden başlayıverecekmişiz duygusuna kapılırım. Tümüyle kendine özgü vurgusuyla okuduğu şiirleri kulaklarımda duyuyorum: Hızlı, alaycı, şaşırtıcı ve yaratıcı, biraz kızgın ve her zaman tümüyle ona özgü.”

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page