Aleksandra Waliszewska ve gotik estetik

Agnieszka Le Nart, culture.pl
Çeviri: Suzan Sarı

Genç ressam sürrealist hayal gücü, ortaçağ gizemi, masal konuları, Hieronim Bosh ve Francisco de Goya’nınkine benzer gönderilerle uğraştıkça ölümcül figürleri ve sarsıcı sembolizmiyle “pis çocuklar” ve “fantastik hayvanlar”ıyla tuvali kaplar.

Aleksandra Waliszewska (1976, Varşova doğumlu) Polonya sanat dünyası ve yakın geleceğin genç ve parlak yeteneklerinin arasında kendine kalıcı bir yer edindi. Varşova Güzel Sanatlar Akademisi mezunu ve Polonya Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı bursuyla ödüllendirilen ressam yeni medya ve performansın içi boş cazibesinden kaçınarak en geleneksel sanat biçimlerinden resmi tercih edecek kadar cesur birkaç sanatçı arasına girmeyi başardı. Son on yıl boyunca Polonya ve dışında 20’den fazla solo sergiye ve Paris’teki sergilerinde uluslar arası sanat grubu Frederic’e katılmış ve ayrıca My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi tarafından yayınlanan seçkilerde eserleri yer almıştır.

Şu anda Torun’daki Çağdaş Sanat Merkezinde Oskar Dawicki, Agnieszka Polska ve Honza Zamojski’nin de dahil olduğu Focus Poland 2013-Take 5 grup sergisinin bir üyesi. Uluslar arası sanat küratörü Friederike Fast (Museum Marta Herford) tarafından yürütülen serginin amacı Leh sanat dünyasının dinamik niteliğini yansıtıp 1970’lerde doğmuş en büyüleyici beş sanatçıyı ortaya çıkarmaktır. Şubat ortasında 27 ülkeden 200’ü aşkın galerinin katılımıyla gerçekleşen en büyük fuarlardan biri olan Leto Gallery at Arco Madrid tarafından dört sanatçıdan oluşan bir gruba seçilmiştir. Leto sergisinin teması dil ve edebiyatın çağdaş sanat üzerindeki özellikle kavramsal sanat açısından etkisi. Arco Madrid organizatörleri, eleştirmenlerin Waliszewska’nın “tuhaf, aşırı yaratıcı, geç Gotik estetiğe gönderide bulunan sıra dışı figürleri”yle tanındığını vurguladı.

İlk eserlerinde Piero Della Francesa, Masaccio ve Giotto’nun Quattrocenta tarzından esinlenmiştir. En çok ilgilendiği şeylerden birkaçı renk ve içinde bulunduğu ruh hali ve 14. yy ustalarının bunları tuvallerinde nasıl uyguladığıydı. Bu esinlenmeleri modern sanat ve çağdaş sanat temalarıyla sentezledi. 2000 tarihli eseri, Three Graces’te Madonna’nın ikonik resmine bir televizyon eşlik eder. Waliszewska için en önemli ilke imgenin kompozisyonudur. Ayrıca 16. yy’dan Leh grafik sanatçılarını çağrıştırır: birkaç eserinde etkisi oldukça belirgin olan Tomasz Treter (1547-1610) ve Jan Ziarnko (1575-1628). Tutkularından biri onların eserleriyle kendisine ait olanları birleştirerek onları birbirine bağlayan dinamikleri gösteren bir yapıt üretmektir.

Figüratif resimlerinin yanından Waliszewska oto-portre ya da tehlikeli bir ormanda üniformalı haşin bir kalabalığa ya da aç bir canavara tek başına boyun eğen yalnız kızların portrelerini; ya da Death of a Pedophile’daki gibi bir istismarcının durumunu tersinden gösteren işler resimlemiş ya da tasarlamıştır. Canlı bir modelle çalışmanın genelde çok zahmetli olduğunu kabul ederek Narcissus’daki gibi (2005) konu olarak sık sık kendisini kullanmıştır.Tekniği canavarların dövüştüğü gizemli sahneler; ormanda kaybolan çocuklar; kafatasları ve iskeletler; eksik uzuvlu ya da derisi yüzülmüş portre tasvirlerinde çocukça umursamazlıktan detaylı bir kesinliğe kadar oldukça çeşitlidir. Yüzünde sinir bozucu şeytani bir ifade yoksa, yalnız bir bebek fil tatlı görünebilir. Eserleri tatsız, genelde belirsiz ancak yine de izleyiciyi bir şekilde yakalayıp karşısında tutan büyüleyici bir çekiciliğe sahiptir. Bir dergide korku filmlerinin, çizgiromanların, heavy metal ve son dönem gelişmelerinin popüler sembolleri çizimleri yayınlanmaktadır.

Waliszewska, belli bir proje ya da sergi için çizmiyor ya da resim yapmıyor. İşine metodik bir yaklaşımla yaklaşıyor ve başlamak için ilham beklemeyip günde 5 saatte günde iki eser üretiyor. Verimsiz günlerinde portrelere devam ediyor. En girift sahnelerinde anlatımın genelde karanlık, ürkütücü ve yoğun bir duygu dalgasından başlayarak kendi başına ortaya çıktığını söyler. Konularının genelde ilkel ve çift cinsiyetli bir havası vardır; başıboş bir hayvan vücuduna benzeyen genç kadın bedeni pekâlâ yetişkin bir erkek bedeni de olabilir. Masal ve S&M dünyaları çarpışarak ortaya bir tür hem merak uyandıran hem de şaşırtan büyülü bir sapkınlık çıkartır. Son yıllarda tuvalden vazgeçerek ilk başladığında kullandığı kâğıt üzerine guaşa geri dönmüş görünüyor.

Waliszewska 2012’de aynı adlı sanat dergisinin, gördükleri en merak uyandırıcı sanatçı olarak EXIT ödülüne layık görülmüştür. Aynı yıl Varşova Çağdaş Sanat Merkezinde (CSW) genç sanatçıları ön plana çıkaran Project Room’un bir parçası olarak Nasty Child’ı sergiledi. CSW Küratörü Ewa Gorządek eserini Gotik kurmaca resimlerine benzetse de bu resimlerin daha yüksek bir hassasiyette ve duygusallıkta olduğunu ve “Sanatçının cazibesi, anlık bir deliliğe yenik düşmenin kolay olduğu, ölümle ilgili olanın groteskle buluştuğu, güzelliğin dehşete eşlik ettiği karanlık taraf etrafında toplanmış. İzleyici Waliszewska’nın yarattığı dünyaya girerek anlamların girift ve karmaşık yapısıyla, dikkatle gözlerden kaçırılan anahtarla karşılaşır” diye ekledi.Tarzı bir söyleşisinde belirttiği dazlak, kıyamet temaları ve “karanlık ve çarpık” Harikalar diyarı resimleriyle İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan’nin dikkatini çekmiştir. Kendisinin de kabul ettiği üzere “Her şeyden önce kendim için resim yapıyorum. Eserlerimle kimseyi şoka uğratmak istemiyorum. Belki, mümkünse bir parça morallerini bozmak.” Rönesansa ilgisi ve Cattelan’nın kendisiyle ilgili olarak “eşzamanlılığı reddettiği” iddiası üzerine şunları söyler:

“Rönesans sanatına tapıyorum ancak şu anda olan biten şeylerin de önemi büyük. Örneğin çok uzun olmayan bir zaman önce Norveç, Utoya’daki katliamlarla ilgili bir dizi eser yaptım. Şimdiki zamana ait “önemli konu”yu yerleştirme gereği biraz romantik sanırım. Bütün etkiler, hem Memling’in Kıyamet günü ve hem de tuhaf Japon korku filmleri bu noktada bir araya gelir.”

Waliszewska’nın eserleri ayrıca birçok türde eser üreten başka sanatçılara da ilham kaynağıdır, en son bağımsız Attenberg (2010) filmiyle ödül almış Yunan film yönetmeni Athina Rachel Tsangari, Waliszewska’nin bir seri çiziminden ilham alan bir film yapmıştır. The Capsule, 2012’de çekildi; beraberinde sanat koleksiyoneri Dakis Joannou sponsorluğundaki bir DesteFashionCollection 2012 komisyonunun öngördüğü bir sanat enstalasyonuyla birlikte. Esrarengiz öyküsüyle kusursuzca çekilen film, sanat ve sanat filmleri arasındaki ince çizgi üzerinde gezinmektedir.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page