Gerçekçi büyü yapmak

Kendinizi Latin Amerika edebiyatının neresine görüyorsunuz? García Márquez, Vargas Llosa, orges, Cortázar, Fuentes ve Şili’deki yazarları düşünürsek.

[su_dropcap style=”flat” size=”4″]T[/su_dropcap]üm bu yazarlar Latin Amerika folklorundan çıkmıştır. Ayrıca çalışmalarında siyaset de vardır. O günlerde Komünist parti ve Fidel Castro’ya sempati beslemek durumundaydınız. Size yardım etsinler diye oyunu kuralına göre oynamalıydınız. Pablo Neruda gibi mesela. Ben ise her zaman apolitik oldum. Ben şiirsel devrime inanıyorum, politik bir devrime değil. Politikadan nefret ederim. Bir zamanlar gerekli olan bir yapı olabilir, ancak bugünlerde tamamen bozulmuş durumda. Ayrıca genellikle hırsızların uğraştığı bir meşgale. Ayrıca büyülü gerçekçilik asla ilgimi çekmedi, ben de Latin Amerikalılara dönüşmüş Yahudiler hakkında yazdım. Çünkü Latin Amerika temelde Anti-Semit’dir. Açık olalım. Bir zamanlar yaşadığım Şili’ye bakın mesela. Ülkenin yarısı Nazileri desteklemişti. Sayısız Alman güney Şili’ye kapağı attı. Şili her zaman anti-semit oldu. Hala öyle. Bunu yazmaya cesaret eden olduğum için, eleştiriler hiç iyi olmadı, iyi satmadım. Hiper avangardın doğasına uygun bir çok çalışmam var, Beckett veya Ionesco gibi. ABD ya da Britanya’da benim için büyülü gerçekçi denmesi beni zerre ilgilendirmiyor. Ben gerçekçi büyü yapıyorum.

Şili

Şili’ye bağlılığım mevzusu karışık. Twitter’da milyonun üzerinde takipçim var ve çoğu oradan. Ben ruhani bir iş yapıyorum. Ruhumda, herhangi bir ırkım ya da milliyetim yok. Sınırların dışıyım. Belirli bir yaşım da yok. Yaşımı yaşamıyorum. Yaşımdakiler gibi davranmıyorum Yaş yok, ulus yok. Yine de hayatımın önemli bir kısmını Şili’de geçirdim. Orada doğdum ve ve inanılmaz bir büyüme evresi yaşadım 23 yaşıma dek. [Sonsuz Şiir]de anlattığım budur. Şairdim, şiirden anlardım. Tüm bunlar Şili’de, Pinochet gelmeden ve dehşet verici olaylar yaşanmadan önce gerçekleşti. Dolayısıyla köklerime karşı bir tür nostaljim var. Ama bu kökler Yahudi köklerimle iç içe. Lisede dışlanmıştım, kimse yanımda oturmuyordu. Meksika’da kafam şekillendi. Fransa’da Marcel Marceau ile çalışıp mimik öğrendim. Andre Breton ile çalışıp gerçeküstücülüğü gördüm. Gaston Bachelard ile çalışıp felsefe öğrendim. Avrupa kültürü edindim. Kitabın İtalya’da yirmi baskı yapması komedi bir olay. Hiçbir fikrim yok, belki İtalyan ruhu nasıl biri olduğumu anlamıştır. Şu an mefta olmuş Şilili bir ressam, Robert Matta burada Fransa’da yaşıyordu. Fransa’da başarılı olmanın kolay olduğunu, sadece ilk 50 yılın zor olduğunu söylemişti. Paris’te 50 yılım doldu. Şimdi başarıyorum. Hükümet bana resmi bir diploma ve madalya bile gönderdi. Fransa ve dünya kültürüne katkılarım nedeniyle. Neticede beni fark ettiler. Sadece 50 yıl sürdü.

Dil ve kelimeler, ruh ve mistizm

İspanyolcamı şiir yazarak koruyorum. Bir ressamın tablosuyla uğraşması gibi her gün şiir üzerine çalışıyorum. Her tarafım sözlük dolu. Bir sürü sözlük var ve ruhum böylece canlı hissediyor. Demek ki dil ruhtur. Egonun ruhudur çünkü varlığımızın dili yoktur. Hisleri vardır. Egom İspanyolcadan yapılmış, egom canlı, o zaman kullandığım dil de öyle. Birçok kapı açtım, bilinç ve bilinçaltı arasındaki kapıları mesela. Terapiye daldım, psikoanalize. Açtığım bir başka kapı mistisizm oldu. Ben bir mistiğim. Dini anlamda değil ama bir anlamda Tanrı dediğimiz adı konmaz varlıkla çalışıyorum. Belki eski rabilerden geliyor bana bilmiyorum ama semantik üzerine çok çalışıyorum. Özellikle de Korzybski’nin Aristocu olmayan semantiği üzerine. “Köpek kelimeyi ısırmaz” ya da “Harita mekan değildir” gibi şeyler. Bana göre dil varoluştan farklıdır. Kelimeler nesneler değildir. ben nesne peşindeyim. O zaman dil beni bir şeye taşıyan uçak vazifesi görüyor. Ulaşacağım menzile varınca, iniyorum.

Annem ve babam yidişçe konuşurlardı ama bana öğretmediler. Birbirlerinden nefret ettiklerinden sürekli kavga ediyorlardı ve anlamamı istemezlerdi.  Musevi edebiyatı burada benimle, etrafımdaki kitaplarda. Çince, Japonca ve Arapça ve büyü ve sihirle ilgili kitaplarla birlikte. Her şey yerli yerinde. Sholem Asch’ın Hırsız Motke’si , örneğin, ya da Perez ve Sholem Aleichem. Paris’te tarot çalışmaya başladım. Tarot işinde uzmanım ama geleceği anlatma kısmında değil. Benim için tarot daha çok bir optik dil, sihire, Eliphas Levi’ye ve benzer konulara giriştiğimde beni yönlendiren Kabala uzmanlarını buldum. Sonrasında Tevrat’ın rabbilern yorumuyla beş cildine geçtim. Sonrasında Talmud ve diğer gruplara, sandalyede otururken evlenen gruba Hasidim’e ulaştım. neticede hepsi beni Japon ya da Çin edebiyatının ilgimi çekmesi gibi ilgilendiriyor. Evrensel bir yazında belirli bir ulusun edebiyatı. Başlangıçtan bu yana dünyevi mülke karşı çıktım. Evim bana ait değil. Hep kiraladım. Sabit kaldığım bir yer de yok. Şili’de Şilili olduğumu düşünen kimse yok. Bazen Yahudi derlerdi zaten. İnsanların arkamdan böyle söylediğini sonraları fark ettim. Onlar için Museviler Türkler gibiydi. Araplara Türk, Musevilere Yahudi diyorlardı. Ayrıca genetik farklılıklar da gözüküyordu. Ufak bir oğlanken açık tenliydim ve diğerlerinin aksine sünnetliydim. Duşa girdiğimizde oğlanlar penisleri ölçmeye başlardı, sonrasında benimle dalga geçtikleri kısım gelirdi. Neticede bir fark vardı, buna şükrediyorum. Ayrıca babam da vardı, Yahudi olduğu gerçeğini saklayan babam. Hep Rus olduğunu söylerdi. “Tanrı yoktur. Ölürsün ve çürürsün, bu kadar,” derdi. Dine ve diğer her şeye şiddetle karşı çıkardı. Asla, bir gün bile kutsal bir gün kutlamadı. Elinden geldiği kadar asimile etti. Ama aynı zamanda bana arka planda metafiziksel bir şeyler de aşıladı. Tutunacak bir dalım yoktu, ne ulus anlamında ne din anlamında. İnançlar olmadan büyüdüm. Babam stalinistti, düşünün bir. Tanrının olup olmadığı sorusunu sormanızı naif buluyorum. Çünkü var olamaz, varolmanın ötesindedir. Maimonides ismindeki Yahudi düşünür Tanrı’yı açıklamaya çalıştığı kitabında, neticede şuraya varır: “Tanrı hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz bir şeydir.” O’nun için kelimeler yoktur, Tanrı düşünülemezdir. Tanrıya inanmıyorum, O’nu hissediyorum. Bu devasa evrende bir hayat olduğunu fark etmesem aptallık olurdu. Bir yaratıcısı olduğunu da. Hepimiz ekonominin kölesi olmuşuz, her şey, vergi amaçlı bizi gözetleyip durdukları bankalara gidiyor. Özgür değiliz. Giderek daha fazla gözetleniyoruz. Özgürlükten konuşsak ne olacak. Özgürlükten özgür olunca konuşabilirsin. Bir Yahudi atasözü geldi aklıma, “Mesih bir insan değildir. Mesih tüm insanların aydınlandığı gündür.”

Gezegende, vahşi olan toplum değil. Dünyada şiddet var, ama nesnelerle ruhun özünü birbirinden ayrı tutalım. İnsanoğlu farkına varmış varlıklardır, ama bunu bilmiyorlar. Cehaletten dolayı acı çekiyoruz. Toplum koca bir yanılsama. Oturduğun koltuk dikdörtgen, ama yanılsama. Geometrik toplumun bir ürünü. organik toplumun böylesi odaları olmaz. Farklı şekilleri olur. Bizler geometrik, mantıklı toplumda yaşayan organik varlıklarız, kalıbız. Kalıp ise gerçeklik değil. Mesihçi bir yanım olup olmadığını soruyorsunuz, kim olduğumu bilmediğimi söylemeliyim. kendime ait bir tanımım yok çünkü tanım yapmak kendimi bir kalıba dökmek olur. Sana inandığım kadar kendime de inanıyorum, ancak bazı insanların daha fazla, diğerlerinin daha az sınırlaması vardır. O zaman her şey yanılsama ise, hepsi gerçekten çirkin illüzyonlardan ibaret. O zaman yapmamız gereken, aramak ve olabilecek en güzel illüzyonda yaşamaya çalışmaktır. Evrenin temeli bilinçtir. Evren küresel bir bilinç yaratmak için çalışıyor, gerçekleştiğinde, tüm kozmos bu bilinci hissedecek. Kötülük, iyilik unutulduğunda ortaya çıkıyor. Bütün bu konuşmalarla zamanımızı çaldığınız filan da yok, zaman bir nesne değildir. Aslında, bana zaman yaratma konusunda yardımcı oldunuz.

Gurdjieff keşfim şöyle oldu: Marcel Marceau ile çalışıyordum. Çok fakirdim. Karımla birlikte Güney Doğu Fransa’da Saint Paul de Vence’e tatile gittik. Bir hanımefendi nezaketle bize bir oda vermişti aşağılarda bir yerde, böylece biraz kafa dinleyecektik. Odada kitaplarla dolu bir raf vardı. Bir okur olduğumdan, hemen orada bittim ve Louis pauwels’in Monsieur Gurdjeff isimli kitabına denk geldim. Büyük merakla okudum, Gurdjieff’i böyle keşfettim. Kitabın üzerimde büyük etki bıraktı. Bana göre iyi olan konuları vardı. Gurdjieff egodan bahsediyordu. Bir yanda ego vardı, bir yanda özü barındıran varlık. Sadece egomuz yoktur, sürekli değişen birkaç egomuz bulunmaktadır. Uykudayız ve uyanıyoruz gibidir. Gözüme bu çarptı. Kim olduğumu, egolarımın neler olduğunu ve öz varlığın ne olduğunu görmeye başladım. Birçok şeyiz biz: Kalp, duygusal dil, cinsiyet, cinsel dil, beden, eylemlerin dili. Başlangıçta, tek olmuş dört parçayız. Sonrasında, arzularımla konuştuğumda, ihtiyaçlarımla konuştuğumda görmeye başladım, çoğuldum. Dolayısıyla kendimi bölebilirdim, sonra tekrar birleştirebilirdim. Bunun üzerine çalışmaya başladım. İki dedem var. Biri Gurdjieff, diğeri Transcendental Magic, Its Doctrine and Ritual’in yazarı Eliphas Levi. Levi, Gurdjieff’in öncülüdür, büyüyü canlandırmıştır.

Bakınız, sonsuzu, bitmezi, ne başlamayan ne de sona ereni yakalamak istiyoruz, bunu yapamayız. Beynimizin çoğu ancak güzelliği yakalayabilir. Şiiri kullanarak, bendeki değeri bulmaya çalışıyorum, onu göstermek derdinde değilim, onun güzelliğini, olumluyu, yapıcıyı, diğerlerine göstermek, en muhteşem şey insan olmak. Görevim bu. Bunu yapmak için sayısız yol var. Ben grafik işleri kullanıyorum, çizgi romanı, belirlenmiş görselleri ve sembolleri. Film ise aynısını hareketli yapıyor. Biri çizgi roman okurken sayfaları çevirir, aktiftir. Film seyreden ise pasiftir. Yeni teknolojiler ile birlikte bu değişiyor. Gelecekte kitaplar –romanlar- ufak filmler, müzik de içerecek. Sinemada sahip olduğumuz her şey olacak. Anlatım araçlarında büyük bir değişimin başlangıç aşamalarındayız. Tiyatro en trajik olan, performans sona erince yok olur gider. Anılar kalır, performans videoları vardır, ama gerçek tiyatro değillerdir. Performanslar sırasında kazalar olabilir, ama filmlerde aktörler gerçekte ölmezler. Tiyatroda, aktör sahneden düşüp ölebilir.