Başlangıçta sinema sadece sanattı, büyük bir sanat. Sonra yıldızlar geldi, para işin içine girdi. Yıldızlar, sinemanın hastalığı oldular. Bugün sinema yapımcıların elinde. Sanat yapmak istiyorum ve ne zaman çabalasam insanlar hayır, diyor. Çünkü işin içinde onlara yarayacak para yok. Ben de oturup beklerim dedim, “Bir gün yaparım.” Film yapmamı istemediklerinden de değil hani, Güney Afrika hakkında politik bir film ya da erotik bir şeyler yapmamı isteyenler oldu. “Ne istersem onu yaparım,” dedim. Böylece bekledim. Yirmi üç yıl. Acı çektim. Çünkü film yapmak, dünyadaki sanatların en güzelidir. Kütüphanemde yüzlerce güzel film var. Her gece, sabaha doğru üç gibi kalkıp bir tane izliyorum. Her Allahın günü, acı çekiyordum. Yine de kendi kendime söylemeyi sürdürdüm: “Bir gün yapacağım.”Eğer Dune’u yapabilseydim, Spielberg kadar zengin olabilirdim. Belki ruhumu satardım. Fakat o film sırasında başka bir yüzyılda olduğumu biliyordum. On dört saatlik bir çekim yapmak istedim. Hollywood deli olduğumu düşündü. Oysa şimdi televizyon dizileriyle bunu yapabiliyorsun, yirmi saat, otuz saat. Yorulana kadar bölümler izlenebiliyor.

Dali ile çok uğraştım. Kendisini bulmak mümkün değildi. Saatine 100.000$ istiyordu. Senaryoyu değiştirdim. Sana bir saatlik sözleşme hazırlayacağım Dali dedim. Senin hipergerçekçi bir modelini yapacağım. Senin karakterini Galaksinin İmparatoru yapacağım. Senden, bir robot olan ikizini yaratacağım. Sonra da o robotu kullanacağım. Dali olmayacak. Dali seni sadece bir saat kullanacağım. Böylece 100.000$ karşılığında kendi Dali’m olacak. Tüm seti ışıklandıracağım, böylece nereye gidersen çekim yapabileceğim. Her yerde ışık olacak, dekor mobil olacak. Nereye giderse, dekor da gidecek. Orson Welles’in de peşine düştüm ayrıca. Bir restoranda gördüm onu. Avcı gibi gizlice izledim. Şef garsona yanaşıp, ne yiyor ne içiyor diye sordum. Sonra pahalı bir şişe gönderdim masasına, benimle konuştu.

La danza de la realidad’ı yapmalıydım, kendimi iyileştirmeliydim, ruhumu, ailemi. Ayrıca, izleyenlere kendi hatıralarını da iyileştirebileceklerini göstermek istedim, geçmişlerini, bunu yapmanın gerekli olduğu hissine kapıldım. Bir zamanlar yaşadığım o küçük kasabaya gitmek istedim. Doğduğum, farklıyım diye diğer çocukların bana gülüp beni tekmeledikleri, benden nefret ettikleri yere. Kocaman bir burunla bembeyaz bir çocuktum. Rus-Yahudi ailenin oğlu. Bu nedenle benimle oynamak isteyen yoktu. Üzülmüştüm çünkü kasabayı sevmiştim. Şimdi yetmiş yıl sonra buraya geldim ve hiç değişmemiş. Ölü bir kasaba gibi. Bir yeni bina hariç her şey aynı. Çocukken saçımı Japon bir oğlan keserdi, geri dönünce yine saçımı kestirmeye gittim. Mevzu dramatik bir tecrübeye döndü. Çünkü mekan yine aynıydı ve saçımı kesen oğlan, ben ufakken saçımı kesenin oğluydu. Filmde de var bu. İşin aslı kasabayı değiştirdim, orasını burasını temizledim, evleri boyattım ve insanları filmimde gösterdim. Değiştirdim, tıpkı hastalığa bir iksir yetiştirmiş kahraman gibi, bir nevi kendi mekanıma deva getirdim, bunu yapmalıydım.

Babam Şili diktatörü Ibanez’i öldürmeyi denemedi aslında, ama bunu yapmayı istedi. Hatta bunun hakkında bir kitap da yazdım. Resimledim, böylece düşünü görünür kılabilirdi. Annem de hiç opera filan söylemedi, ama hep isterdi. Ben de ona opera söylettim, çünkü istediği buydu. Annem aşağılanmış bir kadındı. Filmde onu o noktadan alıp ailenin efendisi yaptım. Babam Stalinistti. Filmde Stalin gibi giyindi. Beni de çocukken Stalin gibi giydirdi. Ibanez’e hayrandı ve nefret de ediyordu. Ibanez de Stalin gibiydi. Filmde annem “Seni olduğun gibi seviyorum,” diyor, “Stalin olabilirsin diye değil”. Babam anlıyor, başarısız olduğunu. Ama gerçekte asla değişmedi.

Çocukken mutant gibi bir şeydim. Dört yaşında okumayı sökmüştüm. Mucizeydi. Ne bulursam okudum. Başlarda utandım, benden başka okuyan yoktu. Sonra okurken bilerek hata yapmaya başladım. Sonra çocuklardan biri kafama taş attı, dişim kırıldı. Canım çok acımıştı. Bundan sonra bildiğim gibi okuyacağım dedim ve başladım gerçekten okumaya. Büyük oğlanların sınıfına aldılar beni.

Film şiir gibidir. Acı çektiğim o kasabaya gidip orayı fethetmek istedim. O çocuğu getirip geçmişi değiştirmeyi arzu ettim. İntihar etmeye niyetlendiğim aynı kayalıklarda çekim yaptım. Oğlan inanılmazdı, çok gerçekti. Kendimi neden öldürmemiştim? Bir şey yapmama engel oldu, zamanda yolculuk yapıp kendimi kurtardım sanırım. Aslında filmlerin beni iyileştireceği filan yok. Yirmi dört yıl önce kaybettiğim bir oğlum vardı. Yıkıldım. Oğlumu iyileştiremezsem, başkalarını çocuklarını iyileştirmeye çabalarım dedim.

Twitter’da günde bin yeni takipçim oluyor. Yakında bir milyon olacak. [F! Notu, yirmi dört saat önce oldu.] Meksika’da bir rock yıldızı olan oğlum zorladı. “Neden yapmıyorsun? Neden kendine yazıyorsun? İnsanlara doğrudan yaz,” filan dedi. İnsanlar yedikleri sosisliyi ya da tuvalete gidişlerini yazıyorlar, beni neden ilgilendirsin dedim. Sonra düşündüm. Şiiri, felsefeyi, sanat gibi kullanabilirim. Şimdi Twitter’ın 21.yy’ın edebiyatı olduğunu düşünüyorum. Haiku’dan çok daha iyi. Her gün yazıyorum. Günde on beş tweet atıyorum. Her gün. Şiirmiş gibi düşünüyorum.