Futuristika: Ünlü sorudur, neden yazıyorsun?

Özkan Şahin: “Neden yazıyorum?” diye şimdiye kadar uzun uzadıya düşündüğüm olmadı. Hani her insanın korkutan soruları vardır ya! Ne zaman bu soruya bir cevap düşünsem garip bir ürperti yüreğime hakim olur. Hayra alamet midir, alameti şerden midir bilmem… Bu soru ne zaman aklıma takılsa kendimi elimde kalemimle bulurum. Eğer yazarlık bir meslekse -ki gerçekten tutku olan her şeyin mesleğe dönüşeceğine, insanın yaşama kavgasının bile merkezine bu tutkunun yerleşeceğine inananlardanım- yaşam ve kişiliğim benim elime kalem tutuşturdu. Eğer yazmak sadece tutkuysa –ki sadece tutku olacak kadar yalın bir saplantı olduğuna da inanmıyorum yazarlığın- tutkuların sebebi de olmaz.

Çok kitap okudum; ama kitaplardan ziyade asıl okuduğum yazarları oldu. Bugün, okuduğum kitaplardan geriye, yaşamımdan şimdiye silkebileceğim birkaç cümle kaldı. Ama yazarlar ve ruhları, ruhları ve saplantıları, saplantıları ve boşlukları, boşlukları ve debelenişleri Asalet denen o şeyin, Şeytan’ın Adem’den emmeye çalıştığı o şeyin insan derinliğine vurulmuş mühürleri olarak elimde kaldı. Belki de Asalet denen o duyarlılık hastalığının didikçilerinden biri olmaya çalışıyorum ve bu yüzden yazıyorum. Bilmiyorum.

Nerede doğdun, nerede büyüdün?

Ankara’da doğdum. Askerliğim dolayısı ile dokuz ay kaldığım Mardin’de büyüdüm. O kent büyüdüğüm kentti diyebilirim. O dokuz ay olmasa, avuçlarıma yığılmış yirmi üç yılın muhasebesini yapamazdım. Sonrasında İstanbul’a geldim, İstanbul’da geçirdiğim üç yıl Mardin’deki sürecimin meyvelerini olgunlaştırdı. Olgunlaşma tamamlanınca Ankara’ya geri döndüm. Bugünlerde de yaşlandığımı hissediyorum. Ehliyetim, nüfus cüzdanım, üzerinde doğum tarihim yazan bütün eşyalarımla kavgalıyım.

“Kırık Dökük Adamlar” başlıklı kitabında 95 sayfada aralarında bazıları Futuristika’da ilk kez görülmüş olan 10 adet öykü var. Kırık dökük adamlar diyince, sanki kaybedenlerin öyküleri gibi algılanabilir başta. Ancak kitabı okudukça anlıyoruz ki, aslında her biri başarılı insanlar. Sadece yaşadığımız hayattaki yapay statü farklılıkları, çarpıtılmış doğrulara göre yanlış(!) yerde duran insanlar. “Cemal” isimli öykünde şöyle diyorsun:

“Her şey değişir, bir tek insanın hikayesi değişmez. Hikaye dediysem başımıza gelenlerden bahsetmiyorum, hikayeden kastım yaşam ve tarih boyunca yapa geldiğimiz ahmaklıkların bütünü. Sonra adına tarih der emzikten yeni kopmuş çocuklardan, gözlerinin feri sönmüş ihtiyarlara övüne övüne anlatırız.”

Aslında iki şeyi aynı anda sormalı; İnsanlığa dair karamsar ve umutsuz musun? Ve tarih, sadece ahmaklıklarımız bütünü müdür?

Aslında buna karamsarlık ya da umutsuzluktan ziyade, insan yıkıcılığına dair bir farkındalık diyebiliriz ki tarih ortada… İnsan ortada, insanın yaptıkları da! Teknoloji ve sanat insan zekasının kudretine dair iki delil sayılsa da, bu ikisi tarih boyunca insan benliğinden fışkırmış yıkıcılığı engelleyememiş. Ne ruh ne de açlık teskin olmayı başaramamış. Ruhunu ve bedenini bu karmaşadan çekmek isteyen adam da ya boya fırçası, ya da kalemleriyle bu anlamsızlığın içini doldurmaya çalışmış. Belki bu yüzden birçok gözde sanatçının sonu intihar olmuştur. Ve evet, tarih hangi vechesiyle alınırsa alınsın aslında insan ahmaklığının, bu ahmaklıktan taşanların kayıt defteri gibi. Tarih içinde deneme yanılma olmayan, bünyesinde sadece yanılmayı barındıran bir laboratuar gibi.

Kısa öyküyü her zaman şiire yakın hissediyoruz. Öykülerinin kurgusunda, tam zamanında kesintiler, tam zamanında bitirişler var. Uzatmaya gerek olmadan, bir yandan az kelime kullanırken, diğer yandan çok şey anlatmak ister gibisin. İnsanlar hala sence dinlemeyi becerebiliyor mu? O kadar koşturuyorlar ki, öyküye gereken değeri veriyorlar mı?

Dinlemek, koşuşturma içerisinde dinlemeyi başarabilmek artık küçük bir sınıfın yetisi, bu yetinin insanların geneline ya da topluma hasretmek yanlış… Ama eğer gerçekten dinlenesi bir malzemeniz varsa bahsini ettiğim bu yetenekli sınıfın çapını daha da genişletiyorsunuz, sınırları zorladığınız oluyor. Bir de ben fazla sözden sıkılan insanlardanım, gerek okuduklarımda, gerek sohbetlerimde… Her fazla söz o meşhur Çin işkencesindeki kel kafaya düşen damlalar gibi olur. Bu yüzden istediğimi zamandan, dil enerjisinden ve kelimeden tasarrufla anlatma kaygım var. Hem eğer yazarsanız, bu o bahsini ettiğim dinleme yeteneklisi sınıfın ruhuna hitap eden bir kaygı. Ve semboller yazan adamların kaldırım taşlarıdır.

Öykülerinden birini -Cemal- Yusuf Atılgan’a ve mirasına adamışsın. Hem Atılgan için, hem de varsa, mirasına ulaştığın için mutlu olduğun diğerleri için ne söylemek istersin?

Yusuf Atılgan önemli bir yazar ama belirtmem gerekirse benim için Atılgan’ı edebi kılan şey, eserlerinden ziyade yaşam tarzı… Yusuf Atılgan ideal yazarlar gibi fazla eser verememiştir, eserlerini toplumla, toplumu eserleriyle uyuşturamamıştır. Dehasını toplam kalınlığı çeyrek karış bile tutmayan birikimi ile göstermiştir o ayrı ama… Bu kadar dengeli bir yazar gözü, bu kadar açık bir duyarlılık, bu kadar naif bir yazma tutkusuyla beraber ömrünün hemen hemen en verimli yıllarını Manisa’da bir köyde geçirmiştir. Sosyalist olmasına rağmen fakirlik edebiyatı, edebiyatçı olmasına rağmen kelime üstatlığı yapmadan, o bahsettiğim sınıfın ruhunun bam tellerine dokunan eserler vermiştir. Yalnızlığı, dehasına denk bir bedel olarak seçmesi onu kendi edebiyat dünyamda köşe taşı yapar.

Aynı şekilde, Tezer Özlü, bu toprakların gelmiş geçmiş en büyük kadın yazarıdır. Onun da mirası dokunduğumuzda elimizin yanacağı bir bedel üzerine kurulu. Aziz Nesin’in mirasına ulaştığım için de çok mutluyumdur ama onun kimi zaman bayağılaşan mizahı ve toplumu o aşırı derecede ciddiye alışı bazen can sıkıcı hale gelir. Zaten Türkçe’nin kendisi başı başına bir dünya mirasıdır. Her ozandan bir şeyler mutlaka alınır ama şahsımda, yazarlara karşı anlamsız bir bedel saplantısı var. Bunun kökeninde ne var bilmiyorum ama seçicilik konusunda bana yön gösterdiği için bu saplantımı seviyorum.

Yazım sürecin genelde nasıl gelişiyor? Özellikle yazmaya ayırdığın vakitler ve mekanlar var mı? Yoksa genelde “yolda” aklında mı beliriyor metinler?

Geçenlerde şimdiye kadar yazdığım bütün metinleri hard diskimin bir köşesine topladım. Ardından yayımlanacak kalitedekileri ayırdım, abartmıyordum, bakkal hesabıyla elimde on kitaplık malzeme var. Vay anasını dedim bunları ne zaman nasıl yazmışım? Sonra anladım ki bu kadar şey belirli bir plan dahilide var edilemez. Ha sadece şuna özen gösteriyorum. Çantamda daima aklıma gelen her şeyi yazdığım bir defterim var. Her şeyi derken gerçekten her şeyi. Mesela bakıyorum,“Yazlık ayakkabı için kahverengi boya al, İbrahim’e verdiğim kitaplar şunlar” gibi hafıza şubemdeki aksaklıkların tecellisi cümleler. Aklıma bir öykü geldiğinde hemen bu öykünün taslağını da bu defterlere kaydediyorum. Aklıma gelen cümle ve imgelemleri, sokakta duyduğum küfürleri, mesela otobüste Mamaklı bir kadının yüzündeki et benini görüyorum. Hemen onu birkaç kısa cümleyle betimliyorum. O deftere girdiyse mutlaka bir metinde kullanılacaktır. Zaten yazarken sürekli bu defterleri karıştırırım. 2011 Şubatında yayımlanacak romanım “Savaştan Artakalan” da aynı depolardan istifade etti. Yazdığım özel bir mekan yok. Ama malzeme dolu mekanlar var. Mesela 5 6 yıldır takıldığım bir kıraathane var. “Şen Puthaneler” romanımda kahvehane adlı bölümde bahsettiğim kahvehane. Hacı bayram camiinin sağındaki salaş caddede. Oranın bir günü bir yeraltı romanına eşittir. Çok düzeyli delilerle birlikte yalancı peygamberler, genelevden kovulmuş ihtiyar orospular, Somali ve Eritre’den kaçan mülteciler, Gobitçiler, sakat mücahitlerle dolu bir garip yerdir. Şimdi yıkıldı ama ekip olduğu gibi eski mekanın yakınlarındaki başka bir kıraathanedeler. İsmini vermek istemiyorum hem reklam olur, hem de uçarı çocuklar için tehlike arz eden bir yer. Bir de Sahra kitabevi var Ankara’da. Orası modernitenin yıkamadığı bir kale. Aptal giren Arif çıkar. Orada metinlerime aktarmam gereken politik dirayeti buluyorum. Modern ile arama set çekebildiğim ve var edici geleneğe en azından yaklaşabildiğim bir ufak tekke. Bir de özellikle yaz aylarında gece 12 den sonra Ulus var. Heykelin etrafında ve ana caddelerde genelevlerde kendilerine yer bulamayan çirkin ve yaşlı fahişeler olur. Bir gün zengin bir adam olursam hepsini köşklerde hanımefendi yapacağım. Onlara bir paket sigara ve yarım ekmek köfte ısmarlarsın, sana öyle şeyler anlatılar ki. Bir hayvanı bile yazara çevirebilecek garip bir büyü vardır gözlerinde. Zaten edebiyatı ar eden şey de o büyüdür. Neden yeraltı edebiyatı global bir yükselişte. Çünkü yeraltı o büyünün bizatihi kendisine talip. Bu kişiler ve mekanlar hakkında bir sürü notum var. Onları da fotoğraflarla birlikte “Mübarek mekanlar Mübarek insanlar” adlı bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Yakında işe girişim de. Yazmaktan geriye kalan vakitlerinde yaşayan bir berduşum zaten ben.

Yakın ve uzak gelecekten beklentilerin neler? Hem yazınsal hem de genel olarak yaşama dair?

Yaşım 29 ama yaşlandım, harbiden yaşlandım. İhtiyarlık dedikleri şeyi tüylerimde bile hissediyorum. Bir ihtiyarın gelecekten ne beklentisi olabilir ki? Kaderci bir yapım var zati. Ne gelecekse gelsin, rızkımı veren hüdadır kula minnet eylemem. Sadece daha da iyi bir yazan adam olmak ve yazdıklarımı insanlara daha etkin bir biçimde sunmak istiyorum. Şöhret beklentim yok, 11 adet hayranla da tamam başardım işte diyebiliyorum. Ekonomik olarak ise tek lüksü çay olan bir adamım. Astım belirtileri yüzünden sigarayı da bıraktım. Dırdır nedir bilmeyen bir eşim var. Şükredip yazacak, bir ömür sabredeceğiz alt tarafı!

Ankara’da yaşıyor ama sıklıkla İstanbul’a geliyorsun. Bu şehirlerin hangi yanları seni çekiyor ya da tiksindiriyor?

Ankara özel bir şehir. Buralı olduğum için söylemiyorum. Zaten ben Ankara’yı burada yazabildiğim için seviyorum. Yazarların ülkeleri şehirleridir der adını hatırlamadığım bir yazar. Allah gönlümüzü burayla hemhal kılmış demek. İstanbul’la Ankarayı asla yarıştıramam. Gökdelen belli, gecekondu belli. Ama Ankara neden mübarek biliyor musun? Ankara’nın insanı kendi derinine iten bir ağırlığı var. Derinlere dalmayı kutsayan bir titrekliği. İstanbul insanı dışa döndürecek kadar canlı. Ankara insanı kendi kendine yoldaş kılacak kadar gıcık edici bir ağır başlılığa sahip. Birisi Anadolu’nun gelenekselciliğini emmiş, diğeri modernitenin tüm unsurlarını. Nabi’nin şakraklığı ile, Pir Sultan Abdal’ın içten içe sorgulayan kederi arasındaki fark, iki şehrin arasındaki fark.

Bize hep devrimci ve fedakar hayatlardan, kahramanlardan bahsedildi. Şimdi görüyoruz ki, ihtilal değil de, kar marjı yaratan kişiler değerlidir. Sınıflar arası ayrım derinleşiyor, küreselleşme ve hızlı iletişim olanakları insanların en temel haklarından önce gelir oldu. Modern toplumu yıkma şansın olsa, yerine neyi önerirdin?

Son bir yılım İslam’ın ve Judaismin bu çağ hakkındaki görülerini okumakla geçti. Çok ilginçtir ki iki dinin ana referansları (hatta kısmen Hıristiyanlığınkiler de) bu çağın insanlarının dikkatli olması konusunda çok ciddi uyarıları kapsıyor. Ben bir sufiyim ve benim tarihi ve şimdiyi algılama konusundaki dirayetimin deposu o kaynaklar. Önümüzdeki yıllarda zaten modern toplum diye bir şey kalmayacak. Bizler öyle şeylere şahit olacağız ki aramızdan çok azı delirmeden kalacak. Ben zaten bu inancımla itilmiş adamların, o şirin uyumsuzluğun, modern olamamış adamların, şaşkın tatlılığını yazıyorum. Moderne ve unsurlarına yapışmanın insanı düşüreceği hali kendimce tarih ediyorum. Ve arkadaşlarıma da Nesimi’yi, Virani’yi, kutsal kitapları, dua kitaplarını okumayı öneriyorum. Zaten yaşı otuza dayanmış ve vaktini, gecelerini modernin eserlerine harcamış bir adam için bazı şeyler çok boş gelecektir. Ben doldurma çabasında olmaya çalışıyorum. Geleneğimizdeki vatandaşların yakaladığı gerçek, Sartre’nin, Camus’un bir ömür uğraşıp da anlamlandırmaya çalıştıkları o heyulaydı. Son olarak sakın moderniteyi modernitenin usulleri ile eleştirmeyelim. Ben de bu hatayı çok yapıyorum. O zaman kendimize dair başka bir modern oluşturmuş oluyoruz. Bu sefer de aşmamız gereken başka bir tepecik önümüze çıkıyor. Belki de bu yüzden çocuk yaşta yaşlanıyoruz.

Konya’da Mevlana türbesinde Mevlana gömülünce babası mezarında ayağa kalkmıştır, derler. Aslı yoktur tabi ancak bunu bir mecaz olarak alırsak, Ece Ayhan da her zaman “ayağa kalkanları”, sivil toplumda birey olmayı beceren o cesaretli insanları övmüştür. “Gök kubbeden iyi türbe mi olur?” diyen Mevlana’yı saygıyla anarak, senin için bugünün Türkiye’sinde ve dünyada ayağa kalkanlar kimler? İnanılacak güzel insanlar kimler?

Belki bana kızacaksın ama!!! O güzel adamlar, o güzel atlara bindi ve gitti. Bu yüzden delice, hoyrat, amelece bir okuma çabamız var, hala o adamları arıyoruz. Yaşayanlardan iki insandan çok şey öğrendim ikisi de ünlü olmayan ama çok iş yapmış adamlardı. Birisi bir mühendis Murat Konuk ve ikincisi bir Sosyoloji doktoru Mehmet Aysoy. Yeryüzünde bunlardan daha derin adamlara rastlamadım. Ha bir de Veysel Menekşe var. Ömrümüzde on binlerce saat var. Her insan en azından bir saatini bu adamların diz diplerine harcamalı. Tasavvufta ömür içinde ömür diye bir kavram var. O bir saatler ömür içinde ömürlere dönüşebilir. Hem zaten bir insan dokunamadığı, sarılamadığı bir adamdan ne öğrenebilir ki! Belki saçma gelecek ama bazen kitapların aracılığından sıkılıyorum.

Kısa yoldan bir tarihçi analitiği, bir pratik metod kazanmak isteyen herkes için Marks en iyi seçimdir. Tabi Marksist diğer klasiklerin çözümlemecilikleri de yadsınamaz. Sosyalist klasikleri yayımlama konusunda Ankaralı yayınevlerinin müthiş çabaları vardır. Arıca, Gorki, London, Zweig gibi yazarlar insana dair yabancılıktan arınmış parıltıları kağıtlara döşemiş adamlar, bu adamlar özellikle ben gibi köleler ve ayak takımından olanlar için özellikle başucu edinilmesi gereken adamlar. Ama az kaldı. Aradığımız hakikatin üzerindeki tozları bir nefeste süpürecek olan, Tabutu Sekineyi bir çıtla açacak olan adamın ayak seslerini de rüyalarımda duyuyorum.

Geleneksel Futuristika sorusu: Bugünlerde başucundaki kitaplar, albümler, dergiler, seni mutlu edenler neler?

Fowles okumaya başladım, arkadaşım yazar Derya Erkenci sıkı bir şekilde tavsiye etti. Tamam dedim, Fransız Teğmenin Kadını bitti. Sırada Büyücü var. Fowles okumak yazarın yazarlığını, okurun okurluğunu bir derece yükseltiyor. İngilizler bu işi çok iyi biliyor. Zaten bana göre yaşamakta olan en büyük yazar da Louis de Bernieres. Ona yar olmayacak nobelin kalıbına tüküreyim diyorum. Underground Poetix’in sayılarını topladım, bence Türkiye’de okunabilecek doluluktaki nadir dergilerden. Okumakla kalmadım, geçen sayılarından birinde bir makalem ve bir şiirim yayımlandı. . Ayrıca Shahram Nazeri’nin Passion of Rumi diye bir albümü var. Ben hayatımda böyle bir kompozisyon dinlemedim. Hard diski geniş sayılabilecek bir mp3üm var ama o albümün parçaları dışında bir şey kapsamıyor. Çantamı takıyorum koluma, sık sık İstanbul’a geliyorum bu günlerde. Bir lokma bir hırka modundayım.

Bazen otobüste Bolu dağlarına çöken dumanı izlerken elime kalemimi alıyorum. Futuristikayı düşünüyorum, gözlerim açık… Teşekkür ediyorum.

Biz teşekkür ederiz, sevgiyle.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page