[Barış Yarsel/Fütüristika!] Bilge Karasu ile 1983 yılında tanıştınız diye biliyoruz. Nasıl tanıştınız ve arkadaşlığınız nasıl ilerledi, biraz anlatır mısınız? Bilge Karasu’nun metinlerini çevirmeniz nasıl gerçekleşti?

[Alain Mascarou]: 1983 baharında Ankara’da tanışmamızdan itibaren, 1988 Ağustos’undaki gidişime kadar yakın çevresinde yer aldım; şehrin sokaklarında yürüyüşler, Ulus ‘Hali’nden ev alışverişi, arkadaş ziyaretleri, Stark’lar, ressam, müzisyen ve yazar Ertuğrul Oğuz Fırat, Tacar’lar. Opera’da, Alman Kültür Merkezi’nde konserler, Fransız Kültür’de sinema, en sık da evinde çay eşliğinde sohbetler, kelime oyunlarının izinden gidecek olursak ‘çaylanmış’ sohbetler… Cezbedici, nükteli, uyarıcı, sohbette ‘zıplayış ve sıçrayışlarla’ ilerleyen bir zihin, şevkati aydınlık, özenli, gönül okşayıcı, öteki algısı her an tetikte (‘farklılığın yapıcı olabilecek özelliğini yaşamayı bilmek’) bir arkadaş, konu ister para, ister maneviyat, ister bir kelimenin anlamı olsun, her açıdan titiz bir insan.

Beni işe koştu: arkadaşı İffet Aslan’ın 23 Nisan Çocuk Bayramı broşürünün ve Turan Erol’un Selman Pınar’ın kitabı için yazdığı, Türk resmiyle ilgili birkaç sayfalık yazısınının çevirileri… 83 Haziranı’nda, Autrement’nun ‘İstanbul, zafer ve sapmalar ‘ sayısını yöneten Semih Vaner’in isteğiyle Karanlık Bir Yalı Üzerine Bir Metin’in çevirisi üzerinde çalıştık saatler boyunca. Kısa bir süre sonra, kendisiyle tanıştıktan birkaç gün sonra yine Fransız Kültür Merkezi’nde tanışmış olduğum Serra Yılmaz’la beraber Gece’yi çevirmeye koyulmamı Anafartalar Caddesi’nde bir işkembecide teklif etmişti. Serra da aynı şeyi önermişti. Serra’yla oluşturduğumuz versiyonu gözden geçirmek Bilge’yle beni uzun akşamlar boyunca meşgul etti – sokakların kar altında olduğu bir yeni yıl gecesi çalışmamız telefon görüşmeleriyle neşeyle bölündü: Paris’ten, Brüksel’den vs. gelen telefonlarla…

Serra Yılmaz’la beraber Gece’yi çevirmeye koyulmamı Anafartalar Caddesi’nde bir işkembecide teklif etmişti.

Paris’e dönüşümden sonra çok düzenli olarak yazıştık; eğlenen, duygulu, düşünceli, her zaman özgür, olaylarla ilgili düşünceleri bazı desenlerin çizilmesiyle, hatta bir sonraki eserin müsveddesinin oluşmasıyla sonuçlanıyordu. Sonraki yıllarda, pek çok kez geldim Ankara’ya, başka metinler üstünde çalıştık, özellikle de son sayfalarını oluşturuşunu izlediğim Kılavuz’un çevirisi üstünde. Onu en son 1995 Şubatında ziyaret ettim. Çevirmek ihanet etmektir sözü doğruysa, onu ölümünden sonra çevirmek, paradoks içeren bir sadakat göstergesi şüphesiz; aynı zamanda sohbeti sürdürmenin bir yolu. ‘Yeni yollar keşfetmek’ (tuhaftır, kendisine yapılacak girişimi açıklayan cerrahın kullandığı imgeydi bu) konusundaki başarısı nedeniyle sürprizi eksik olmayan bir sohbet.

Fransa’da 2012 yılında Quai Branly Müzesi’nde düzenlenen bir konferansta Bilge Karasu’nun sürgünlüğünden, kendisinin “iç yabancı” kelimesini kullanarak bahsettiniz. Konferansta olmayanlar için, bunu biraz açıklayabilir misiniz?

12 Eylül 1980 darbesini izleyen demir grisi yıllarda, eseri ve adamı beraber, aynı süreçte keşfettim. Onu Gece’deki ‘Düzeltmenin’ yalnızlığıyla özdeşleştirdim: entelektüel, sanatsal, diplomatik çevrelerde son derece zengin ve yoğun arkadaşlık ağına, düzenli yazışmalara, Türk veya yabancı, tanınmış-tanınmamış ziyaretçilerinin sadakatine rağmen, temel, neredeyse özüne ait zihinsel bir inziva içindeymiş hissi veriyordu. Yaratıcılığını bulduğu yerdi orası (şehrin sustuğu saatlerde yazmayı sevmek, Jean Genet’den aldığı Gece başlığının ‘Nöbetçisi’ olmak), orada doğasının bir parçası endişe nedeniyle azalan güç, hassas sağlığından kaynaklanan endişeler, ciddi migren krizleri, maddi güvencesizlik, T.R.T’den gerekçe gösterilmeden çıkarılışında olduğu gibi mesleki dertler, zoraki taşınmalar vardı ve özellikle de eleştirinin sanatı önüne diktiğini düşündüğü 28/07/85 Haluk Aker’e yazdığı mektupta (Halûk’a Mektuplar) sözünü ettiği ‘Susma duvarı’ veya anlamama duvarı.

Bununla beraber, bu zor senelerde de, daha sonra da göç etmeyi hiç düşünmedi, kendininkinden, kendi Türkçesinden başka dilde yazmayı da. Tamamen kayıtsız kalmamakla beraber çelişkilerini bildiği, dışarıya dönük bir adanmayı umursamıyordu pek: ’Hangi kültür oluştuğu sırada şu ya da bu yabancıya hoş görünüp görünmeyeceğini dikkate alır’ […] ‘Türk yazarı, diğer tüm yazarlar gibi, diğer ülkelerde tanınmak ve/veya takdir edilmekten memnun olur ama bir ‘Avrupa galerisinin’ duvarındaki yerini Fransız okuyucusunun hoşuna giderek elde edebileceğini umut etmez’

Bilge Karasu, okurunu şekillendiren, bir anlamda onu yaratan bir yazardı denebilir. Fransızca’da okurlar kendisine ne derece ulaştı? Türkiye’de edebiyat eleştirisinde yer bulması uzun zaman almıştı.

‘Kolonyal’ bağlantılardan da söz ettiği adı geçen mektupta, Bilge’nin değindiği gibi, yazarlar, uluslararası itibar arayışı içinde, dış kriterleri benimsemeyi kendileri isteyebilirler. Ancak bunu reddettiklerinde bile, çevirinin eseri, hedef dilin  belirlediği başkalığa indirgeme riski vardır.

Frankofon okuyucu açısından Bilge Karasu’yu okumakta bir başka engel de budur. Dünya edebiyatları arasından gelip geçmeye ‘izinlilerin’ bakış açısı da ekleniyor buna. Özellikle Fransa’da, Bilge’ye evvelce Türkiye’de yapıştırılmış olan etiket kullanılarak ‘Deneysel edebiyat’ sınıfına sokuldu kendisi azıcık tembelce. Büyük bir Flaubert, Proust, Yourcenar okuyucusuydu, Celine okuyordu. Kendisinin de Celine gibi, incelikli yazı özelliğiyle, okuyucuyu bile isteye karşıt anlama ittiğini düşünebiliriz. Son derece ilginçtir ki, Fransızca çevirisiyle ilgili, kendisini ‘ biçemci olmasına rağmen, rahatlıkla başka niyetleri de olabilecek bir yazar’ olarak tanımlayarak, şüphe uyandırıyor.

Çağdaş yaratı zekasıyla Batılı olduğu, yaratının biçimsel yenilenmesinde, bir Claude Simon veya Julio Cortazar’ın yanında yer aldığı söylenebilir elbette; masal, analoji, mit tadıyla, kronoloji dışı bir zamanın arabesque’leri hissinin ortaya çıkardığı ise, bir o kadar Doğulu hayal gücü.

Bununla beraber bu kategorilerden, çok çeşitli kültürel aralıklarda birden çok portede çalma konusundaki vitüözlüğüyle sıyrılıyor. Jean Nicolas’ya ‘Yaşamsal bir imgeye dönüştü’ğünü yazdığı (27/02/70) Dumézil okumasıyla da şüphesiz desteklenen, arkaik Triskelion sembolüne olan ilgisi gibi. Bizans sitesine şiirsel bakışında Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ve Boğazici Üzerine Bir Ön-Metin açıkça görülüyor bu referans. Sevilmek’te ve Judas figürü aracılığıyla Altı Ay Bir Güz’deki aşk üçgeni sorgulamasında olduğu gibi.

Bu özellik, Yourcenar’a (Bir Ölüm Bağışlamak) ve Kadın Aşık Olursa’nın da yazarı D-H. Lawrence’a duyduğu ilginin nedenlerine eklenmelidir belki; The Man Who Died [Ölen Adam] çevirisinde, içindeki mit aşılayıcısı, Yeni Ahit’in ikon düşmanı fidesini, Isis ve Ressuscite’nin tensel birliğini sevmiş olmalı. Salt tarz alıştırmalarının epey uzağına düştük.

Kültürlerarasılığa bağlı bunca tümsek ’susma duvarı’nın yer değiştirmiş oluşunu açıklıyor. La Nuit’nin [Gece]’nin Fransa’da yayımlanması sırasında kendisi de saptıyor bunu:

‘’Evde, baskını ve ‘toplanmayı’ bekleyerek geçirdiğimiz, sonraki gün uzun tutuklama listelerinin yayımlandığı sokağa çıkma yasaklı senelerden mi söz etmek gerekiyordu ilgi gösterilmesi için?’ Bu insani ve insan haklarıcı ilgi, hastalıklı bir havaya bürünmeye başlıyor düşününce’.

Duvarı, genç araştırmacı Barbara Coffy’nin yenilikçi okuması aşıyor. Gece’nin Fransızca çevirisi La Nuit okumasını, Michel Foucault’nun ihlal ve onun sınırla ‘sarmal ilişki’ analizleriyle karşılaştırınca, metnin ‘endişe verici yabancılığı’ yani rasyonel kategorilerin zora sokulmasını (belirtiyor); bu şekilde anlaşılan kavramı modernlik belirtisi haline getiriyor.

Böyle bir okuma sistemi, ilk sayfalardaki şiirle daha sonra dağılan anlatım arasındaki tezat ve ‘soyutlama yazısı’ ile ‘somut olanı yazma’ arasında sürdürülen tereddüt açısından eleştirilebilecek olan (1993’te bana ulaşan bir Fransız okuyucunun mektubunu referans alıyorum) anlatım bütünlüğünü görünür kılar. Oysa Barbara Coffy işte tam da bu tereddütü ‘Gece’yi, salt ütopik veya distopik olmaktan çok heterotopik bir kaçış çizgisi, yazı çalışması, okuma çalışması’ olarak ele alıp eserin merkezi haline getiriyor. Bu ele alış, değindiğim Gece okuyucusunun hayal kırıklığının nedenini açıkladığı gibi, eserin tamamını kucaklamanın zorluğunu, bunun kaynağını da ortaya çıkarıyor.

Mektubu aldığında Bilge Karasu olan biteni anlıyordu kuşkusuz: ‘Ötekini ancak kendimize göre tanıyoruz’. Ayrıca, içinde bulunduğumuz dönemde bir eserin kendini ortaya koymasının güçlüğünün de gayet bilincindeydi. Ona Kenneth White’ın T.S. Eliot’un ‘yoğun, güçlü eserinin’ ‘nüfuzu’ ile ilgili sözlerini naklettiğimde :’ ‘Her şeyden’ o kadar çok gördük, ‘yenilik’ ve ‘farklılığa’ o kadar doyduk ki bu güçlü eserin, bu tür nüfüzun giderek daha imkansız hale geldiği bir dünyada ‘nüfuz’ sahibi olma şansı gerçekten çok düşük. Sabırlı bir çalışma, bir gün, bu eserin ‘açılmasını’ sağlayabilir (K.W’nin istediği bu olabilir mi?); ama nüfuz ancak zamanla yerleşir.

"Bilge, bana gönderdiği bu fotoğrafı hakkında: ‘Mehmet, iğneme tam ipliği geçirecekken, iğne ve ipliğin havalanıp buharlaşmasına duyduğum şaşkınlığı yansıttığını düşünüyor’ demişti."
“Bilge, bana gönderdiği bu fotoğrafı hakkında: ‘Mehmet, iğneme tam ipliği geçirecekken, iğne ve ipliğin havalanıp buharlaşmasına duyduğum şaşkınlığı yansıttığını düşünüyor’ demişti.”

Gece’nin Fransızcaya çevrilmesinde Serra Yılmaz ile çalıştınız. Bildiğimiz kadarıyla Bilge Karasu da çeviride yer aldı. Çeviri çalışması hakkında, Bilge Karasu’nun Fransızca bildiğini de düşünürsek, neler söyleyebilirsiniz? Bilge Karasu’nun dilde titizliğini düşünürsek, özellikle kendi uydurduğu kelimeleri nasıl çevirdiniz?

Kendi kendini çevirebilirdi (Fransızcaya da, İngilizceye de). Kulağın ve dil hissinin ‘yerli’ olmasına ihtiyaç duydu. Çeviri alanı, iki dil arasında olma hissinin, ve onun aracılığıyla kültürlerarasılığın, tamamen vücut bulduğu en önemli alandı. Beraber yaptığımız çevirilerden coşkun bir zevk alıyordu. Ortak çalışma seanslarımızdan birinde, metnimin üstünden geçerken ve bir kelimenin nüansları hakkında sonsuz bir sohbete dalmışken ziyaretçilerinden biri fotoğraf çekmişti. Bilge, bana gönderdiği bu fotoğrafı hakkında: ‘Mehmet, iğneme tam ipliği geçirecekken, iğne ve ipliğin havalanıp buharlaşmasına duyduğum şaşkınlığı yansıttığını düşünüyor’ demişti. Fransızca bilgisi anlamsal kaymalara karşı özellikle hassaslaşmasına neden oluyordu; Avından El Alan masalında: ’Tekboynuz kızoğlan kızlara düşkün’ deki ‘düşkün’ için hem somut, hem mecaz anlam taşıyan ‘friande’ sözcüğünü önermiştim ancak somut anlamı silmek için ‘raffole de’ de karar kıldık sonunda. ‘La licorne est friande de vierges’ ‘La licorne raffole de vierges’’e dönüştü.

Çevirmenin sözlükselleşmiş ifadeleri yapıştırma eğiliminin kendi tecrübesi nedeniyle farkında olduğundan, Gece/La Nuit’den ‘Fransız dilinin kurallarını’ göz ardı etmeksizin bir bölüm yayımlamak isteyen Nota-Bene dergisinin yapmaya karar vermiş olduğu değişiklikleri düzeltmişti: düzelten ‘iki duvar arası’nı ‘dört duvar arası’na çevirmişti. Bununla beraber, kültürler arası mesafeleri göz önünde bulunduran Bilge orijinal olandan uzaklaşmak konusunda tereddüt etmezdi. Örneğin ‘Texte sur un yalı obscur’ Karanlık bir yalı üzerine bir metin yerine, sözcüğün oryantalist renginden ve nitelemenin gizemli çağrışımlarından kurtulmak için ‘Kapalı bir ev üzerine bir metin’ seçimi gibi.

Son olarak, şair yönü nedeniyle, ona göre çeviri anlam aktarımıyla sınırlı değildi. Kendi ifadesiyle, Gece’nin Fransızca çevirisinde bulduğu ‘Eklenen koku’ da gerekiyordu.

Çevirmek ihanet etmektir sözü doğruysa, onu ölümünden sonra çevirmek, paradoks içeren bir sadakat göstergesi şüphesiz; aynı zamanda sohbeti sürdürmenin bir yolu.

Fransa’da Bilge Karasu konulu bir dergi sayısı hazırlığınız var. [Inverses] Bu sayıda neler olacak? 

Inverses (‘Sanat, Edebiyat, Eşcinsellik’) dergisinin Bilge Karasu’ya ayrılacak bir özel sayı hazırlama projesi, Bilge Karasu’nun iki Parisli arkadaşıyla yazışmalarının Lettres à Jean et Gino  /Jean ve Gino’ya Mektuplar, Y.K.Y., 2013, yayımlanmasından doğdu.

Jean Nicolas’nın şair arkadaşı, Metis Yayınlarının zerafetle yayımlanma izni verdiği çevirileri ve içeriği bana emanet eden, redaksiyon müdürü Patrick Dubuis ile bağlantı kurdu; bu çevirilerin çoğu Aslı Aktuğ ile iş birliğim sayesinde gerçekleşti. Sevilmek’in metnini Şehsuvar Aktaş’la beraber gözden geçirdik. Jean Nicolas’nın mektupları yer almadığı için, Bilge’nin mektuplarına cevaben Jean’un resimlerini, Bilge’nin bildiği birkaç tuvalini eklemek istedim. Bu şekilde eşcinsellerin kendileriyle ilgili konuşma hakkının tanınması talebini saygıyla selamlamak (selam çakmak) istedim. Tutumu mektuplarında, ve 77-78 yıllarında tutulan ve ölümünden sonra yayımlanan Özel Günlûk’te açık.

Şu halde aşk, korku gibi başka tematikleri de farklı şekilde aydınlanıyor eserlerinde. 1963’ten, ölümünden sonra son yayımlananlara kadar, eserlerindeki (ton) ve biçim çeşitliliğini: masal, düzyazı, tiyatro, müzik, göstermeye çalıştım. Bilge’nin yazar olarak, (kısmen-) kenarda bir edebiyata ait olmak anlamına gelen böylesi bir konumu her zaman reddetmiş olduğu düşünülürse, eseri bu ‘Azınlık’ yaklaşımına indirgemek tam bir karşı-anlam hatasına düşmek olur elbette. Bununla beraber, eserin biçimsel özelliğini öne almak, hem ahlaki bir talep, hem de düşünceye dair temel ilke (‘kalıplaşmış fikirler teçhizatı’nı sorgulamak) göstergesi olan (isteğini) gölgelemek demek olur. Sonuçta ‘farklılığı yaşamayı bilmek’ esas konu, buna katkıda bulunmaksa edebiyata –ve çeviriye- (uygun) görevlerinden biridir.


Referansı belirtilmemiş alıntılar Bilge Karasu’nun Alain Mascarou’ya 1988-1994 yılları arasında yazdığı mektuplara aittir.

Inverses dergisinin Bilge Karasu konulu sayısı 2016 bahar aylarında yayımlanacaktır. 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page