Tüm tanrılar Amerikan vatandaşı mıdır?

2 Mayıs 2005’de Prag’da ismi önemsiz bir sokakta, ki Barış Meydanı’na (Namesti Miru) gayet yakın olduğunu söyleyelim, nefes nefese uyandığında söylediği cümledir Bayan T.’nin. Daha aynı gün ikindi vakti Kafka’nın ağacını merak ederek tavaf ettiği parktan üşümüş, yorgun ve bir şeyleri özleyerek eve dönmüştü. Ne zamandır böyle uyanıyordu, hep aynı düşün sonunu göremeden, günlük işleriyle, arkadaşlarıyla vakit geçirip, yine aynı rüyayı görecek olmanın garip duygusuyla salonda uyuyakalıyor ve düş, kaldığı yerden devam ediyordu.

Bu durum mutlu ediyordu onu, diğer yandan, yaşamının kalanında başka görüntülerin belirmeyeceği hissi ile irkiliyordu. O geleneksel biriydi ne de olsa, rüyalarını kitap haline getirmeye çalışanlardan. Herkes olabilirdi bu insanlar; günlük hayatta gayet acımasız ve güçlü konumlarda yer kaplayanlar da, akşamları hızla kıpırdayan gözkapaklarının ardındaki görüntüleri uyandıklarında unutmamak için yalvarıyorlardı. Sonsuz savaşı hep gece görülen imkansızlıklar kazanıyorlardı çünkü sadece onlar isterse, istediklerine gösteriyorlardı kendilerini. T.’nin düşü de böyleydi; bazı geceler gelmez, simsiyah bir uykuya verirdi nöbeti, geldiğinde, aynı sahneleri tekrarlar, kendi yolunda ilerler ve aniden kesilirdi. Düşün devamını belki de göremeyecekti bir daha. Oysa yine gelirdi. Hemen hemen şöyle bir düş:

Yeryüzünde ne kadar tanıdığı insan varsa; sevdikleri, arkadaşları, ailesi, öğretmenleri ve yüzlerini unutmamak için sessiz çaba harcadığı ölü akrabaları, ona gülümseyerek bakıyordu. Beyaz, bembeyaz örtülerin kapladığı eşyaların, sıradışı bir özen ve temizlikle dizildiği bahçedelerdi. Belli ki büyük bir evin görkeminin sonucu, bakımlı, gerçek olamayacak kadar canlı yeşil rengi taşıyan çimlerde bir şeyi kutluyorlardı. Herkes bir ağızdan konuşuyor ama o hiçbirşey duymuyordu; bir gürültüyü beklerken sessizlik olması, insanların hareketliliği ile birlikte heyecanlandırıyordu onu. Birini arıyordu devamlı, kalabalığın arasında bazen ilerlemek için yakınlarını iterek, kimi ya da neyi aradığını tam olarak bilmeden, bildiği, araması ve bulması gerektiğiydi.

En sonunda bıkkınlık ve hayal kırıklığından yorgun düşüp, zaten gerçekte de duymadığı konuşmaları duymamazlıktan gelip bir ağacın altına çöküyordu. Ağrıyan ayaklarını oynatarak, uyuyakalıyordu. Uyuduğunda, yine aynı şehirde görüyordu kendini. Giysilerden ve sokakların düzensizliğinden, vitrinlerden ve tabelaların üzerindeki yazılardan farklı bir zamanda olduğunu anlıyordu. Şehirde devamlı kaçıyordu, hiç durmadan, neden ya da kimden kaçtığını bilmeden koşuyordu, arada, ara sokaklarda, bir çocuk görüyordu duvarın ardından ona bakan, elinde tuttuğu artık taş gibi olmuş ekmeğe vuruyordu düşünde. Tam çocuğa dokunacakken üniformalılar onu işaret edip koşmaya başlıyorlardı üstüne, onları da duymuyor ama dudaklarının hareketlerinden “Halt!” dediklerini anlıyordu. Binaların köşelerini dönüyor ve yine dönüyor ve şehirde kocaman bir daire çizdiğini anlayıp aniden duruyordu, artık ne olursa olsun diye, sırf yakalanmak için duruyordu. Bir parkın girişindeki banka oturup bekliyordu üniformalıları. Gelen giden yoktu. Orada öylece beklerken yorgunluktan uyuyakalıyordu.

Uyuduğunda, kendini Prag’da ismi önemsiz bir sokakta, Eski Şehir’in (Stare Mesto) yakınlarında, bir zamanlar okul olarak kullanılan, artık işgal edilmiş evinde görüyordu. Yeryüzünün en eski ve büyük okullarından biri olan bu yapının tamamı evi değildi tabii; bir kısmını kullanıyordu. Gittikçe büyüyen şehirde, yüksek binaların arasında bu eski yapı, bir başka zamana ait binanın bahçesinde otlayan hayvanlarla, kendini iyi hissettiğini anlıyordu. Sonra kapısı çalınıyor ve birkaç üniformalı giriyordu. Yazdığını iddia ettikleri bir kitap ile, en yakınında bulunan dostlarının Kabala ilgisi ile alakalı birkaç sözle onu haki renk binaya götürüyorlardı. Burada bir şato biçiminde tahtasıyla devasa bir satranç takımı vardı. Diğer sahnede, kendini, kendisiyle satranç oynarken ve tüm ruhuyla ikiye bölünürken görüyordu. Geniş bir salonda, yüksek tavanlar arasında yürürken, camlardan sızan ışığın yardımıyla bir tren istasyonu olduğunu anlıyordu. “Bir yanlışlık bu…” diye düşündü, aceleyle trene binen, yavaş adımlarla trenden inmiş istasyon çıkışına doğru yürüyen insanları izlerken, “Burası kütüphane olmalıydı?

Nedense, cebinde bulduğu, acil durumlarda hiçbir işe yaramayan kent rehberinin ilk açtığı sayfasında, burasının Klementinum Kütüphanesi olması gerektiğini okudu. Kütüphanenin fotoğrafının çekilmesinin yasak olduğunu, sadece tanıtım amacıyla bir görüntüye izin verildiğini, gizli bölümlerinin, yeryüzünün en eski kitaplarını misafir etmesi nedeniyle, ziyarete kapalı olduğu bilgisi gibi, gayet sıradan tanıtım cümlelerini okurken yazının sonuna bakakaldı: “Sağ omuzumda beliren yüzün eksi bir şehrin artı sokaklarında, nehirde ve sarıldığım tüm ağaçların gövdesinde, hala orada ve her yarı ve yanda, o varsa oysa hiçbiriniz yoksa, ne anlamı var? Bitmeyecek bir yaşamı yazmaya…

Düşün tam burasında nefes nefese uyandı.

Uyandığında kendini bir sinema salonunda buldu. Karanlıkta, perdede oynayan filmle birlikte seslendirme yapan seyircilerin mırıltılarıyla kendine geldi, birden ayıldı. Görüntüleri izlemeye başladı. Filmde, bir kadın parkta yürüyor, yorgun görünüyor, hızlı adımlarla uzaklaşıp evine giriyordu. Salondaki koltuğa uzanıp gözlerini kapattığında farketti, sinemadaki kadın, aslında hiç uyumadığını.

Nisan 2006

J.L.B.- Gizli Mucize
Klementinum

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page