“Yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgi” olarak belirtiyor Portekizli yönetmen Sandro Aguilar ilk uzun metraj filmi ‘A Zona-İsyan’ın kısaca konusunu. Lakin filmin sade kurgusu ve yönetmenin nev-i şahsına münhasır deneysel anlatımı sıkıntı ve zevk arasındaki o ince çizgide tutunamıyor, izleyiciyi boğucu ve bunaltıcı bir havaya sokuyor.

Yönetmenin kısa filmlerini incelediğimizde hâkim olan metod ve temanın ilk uzun metraj çalışmasına da yansıdığını görüyoruz. Özellikle taze bir yönetmenin dikkati çekmesi ve sinema dünyasına özgü, sağlam bir giriş yapması açısından yenilikçi bir tarzın önemi yadsınamaz. Nitekim kaş yaparken göz çıkarmak da riskli işin diğer tarafı. Yönetmen de ilk filminde fazla yüksekten uçmuş; vezir olayım derken biraz fazlaca rezil olmaktan kendini kurtaramamış.

Her ne kadar film ne şaşırtıcı ve sürükleyici bir kurguyla ne de popüler oyuncularıyla izleyicide yüksek beklentiler yaratmaya çalışan bir yapım olmasa da, şahsen filme büyük beklentiler içinde gittim. Nitekim sevdikleri yakınlarını kaybetmek üzere olan karakterlerin içinde bulundukları ruhsal duruma odaklanmak isteyen film, hem kurguda hem de çekimlerde çok ciddi sıkıntılar taşıyor. Yönetmenin bir deneyim olarak nitelediği bu sözde bilinç akışı seyirciyi filmin sonuna kadar karakter ve hikâyeleri eşleştirme ve konuyu az biraz kavrayabilme mücadelesine sokuyor. Özellikle erkek karakterlerin fazlaca birbirine benzemesi bu eşleştirme sürecini zorlaştırırken, şimdiki zamandan geçmişe zamana dönen hikâyeler de filmde neler olup bittiğini kavramada zorluk çıkarıyor.

Çekim tekniğindeki aksaklıkta özellikle son moda bağımsız filmlerin sıkça başvurduğu yüze ya da objektifteki nesneye aşırı yapılan zoomlardan kaynaklanmakta. Karakterlerin özellikle sıkıntı, stres ya da kaygı gibi dramatik ruh hallerini seyirciye daha iyi verebilmek amaçlı kullanılan bu çekim tekniği ortalamanın da üstünde zoomlanınca kimi zaman gösterilen yüz ya da nesnenin neye kime ait olduğunun anlaşılması zorlaşıyor. Aynı zamanda objektifte ne olduğunu çözmeye çalışan özellikle göz bozukluğu olan seyircide bir zaman sonra mide bulantısı gibi fiziksel problemlerin çıkması da cabası.

Ölüm-yaşam temaları sinemanın defalarca tekrar edilmiş vazgeçilmezleri. İp üstünde yaşıyoruz; nefes alırken bile ölümle burun burunayız; bugün varız yarın yokuz gibisinden ana fikirler hem bağımsız sinemanın hem de gişe sinemasının sık kullanılan malzemelerinden olmuştur. Konu iyi işlendiği müddetçe de durumdan şikâyet eden yok gibi.

Bu yönetmenimizin de yaptığı gibi fazlaca bireysel işlenen, seyircinin olayın farkına varabilmesi için ciddi efor sarf etmesi gereken yapımlara da,

“Sinema hikaye anlatmalıdır…”

gibi bir tezle karşı çıkacak da değilim. Zayıf bir kurgu bu açığını illa ki samimi ve profesyonel bir anlatım ve çekimlerle kapatabilir.

Ezberi bozan, alışılmış kalıplara meydan okuyan iyi yapımların da takdir edilmesi olağandır. Lakin “Uprise” her ne kadar bu iddialarla beyaz perdeye çıksa da deneyselliğin zorlu yollarına dayanamayıp yolunu şaşırmış, kaybolmuş, sırtındaki izleyiciyi de gereksiz bunaltıcı zoomları ve kopuk kopuk sahnelerle yormuş, sıkmış, kimi zaman patlatmıştır. Değil karakterlerin ağır ve tedirgin ruh hallerinin izleyiciyi etkilemesi ya da bir yerlere götürmesi, seyircinin zihnini arapsaçına çevirerek arasına gitgide kalınlaşan bir duvar örmüştür.

Sonuç itibariyle yönetmene daha farklı konular üzerinde birkaç kısa film daha çekmesini öneriyoruz. Kısa bir filmle mesajını daha iyi taşıyabileceğine inandığım “A Zona” derin sulara açılıp boğulmadan önce keşke sığ sularda biraz daha yüzseydi. Az ama öz kullanılan güzel müzikleri filmin kendisinden daha umut verici olsa da ne “A Zona”ya karşı seyircinin hayal kırıklığıyla isyan etmesine ne de bendenizden de 4 puan gitmesine engel olamamıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page