
Artık herkes fotoğrafçı. Laurent Orseau da onlardan biri. Peki onu buraya taşıyan ne? Bana sorarsanız portfolyosu. Muhteşem güzellikte göz alıcı fotoğrafları yok belki, ihtişamlı renkler de dansetmiyor fotoğraflarında. Ama hem çok insani bir şey var o fotoğraflarda hem de müzik! Evet müzik!
Birçok konser fotoğrafçısının portfolyosunu gezmişsinizdir, güzel kareler görmüşsünüzdür ama bu sefer iş biraz daha farklı. Mogwai‘den Perry Blake‘e, Heather Nova‘dan (kişisel torpil geçiyorum evet) Smoke City‘ye birçok sanatçıyı fotoğraflamış olan Orseau, gözümüz kadar kulağımıza da hitap ediyor. Bizim gibi (!) müzik zevki olanlar için bence fotoğrafları görsel şölen.
[Futuristika]: Almanya’da bir mültecisiniz, bunun fotoğraf konularınızı seçmenizde bir etkisi var mı?
[Laurent Orseau]: Evet, biraz oldu. Frankfurt’ta çok fazla insan tanımıyordum ve Paris’e kıyasla çok güzel konserler oluyordu. Ama başka bir yerde fotoğraf çekmek her zaman iyidir, imgelerin başka arka fonlarını, atmosferlerini keşfetmek. Bilmediğim bir yerde olma hissini seviyorum. Gözlerim ve beynim daha heyecanlı oluyor.
İnsanları da fotoğrafladınız ama sanırım asıl konunuz müzisyenler. İki kez La Route du Rock Festivali’ne gittiniz, neden dördünce ya da beşinci kez gitmediniz?
Dürüst olmak gerekirse fotoğrafta ana konum müzisyenler değil. Bu sadece portre fotoğraflarına olan tutkumun bir parçası. Ben müziği ve konserleri çok seviyorum, bu yüzden sitemde bir sürü konser fotoğrafı var. La Route du Rock (Şu anda bana çok uzak…) festivaline gelince de, o zamanlar Bernard Lenoir’ın internet sitesini yapan insanlarla temastaydım ve onlarla festivallere gidip fotoğraf çekme şansım oldu. Ama festivallerin büyük hayranı değilim, daha küçük mekanlarda fotoğraf çekip müzik dinlemeyi tercih ediyorum. Festivallerde genellikle sadece ilk üç şarkı sırasında fotoğraf çekebiliyorsunuz ve hep o kocaman kolları olan adamlar size yakın duruyor. Bu pek bana göre bir şey değil, çok stresli ve müziği değerlendirmek için en ilginç yol değil.






Peki nasıl başladı? Yani konserlere ve festivallere gidip bir derleme mi yaptınız yoksa bütün festivallere bir fotoğraf konusu olarak mı gittiniz?
Lenoir’in sitesini yapan arkadaşlar sayesinde konser fotoğrafları çekmeye başladım. Black Sessions sırasında fotoğraf çekmemi istediler. Yann Tiersen’in Black Session’ı, fotoğraf makinası ile birlikte bir konserde ilk tecrübemdi. Ondan sonra makinamla küçük konserlere gittim. Şimdi ise benim için bir konsere gidip sadece müzik dinlemek çok zor geliyor. Gözlerim her zaman olası fotoğraf karelerini arıyor.
Konserlerde ya da Black Sessions sırasında fotoğraf çektiniz ya da sizin için poz verdiler. Hepsini tanıyor muydunuz yoksa onları ikna etmek zorunda kaldınız mı hiç?
İnternet sitemdeki konser bölümünde bulunan sanatçıların çok azını gerçekten tanıyorum. Ama o listede The Transmissionary Six, Flowers From The Man Who Shot Your Cousin, Melmac gibi iyi arkadaşlarım da var. Jessica Bailiff, Rivulets, Tara Jane O’Neil, Norfolk & Western ile de bağı koparmadım. Sanatçı portreleri bölümünde ise durum biraz farklı. Genelde ya sanatıçlar ya da plak şirketleri onların fotoğraflarını çekmemi istedi. Genelde onlarla da bağı koparmamaya çalışıyorum.
Black Sessions ya da konserler sırasında başınıza gelen hiç garip ya da komik anınız var mı?
Fotoğrafını çektiğim şey bana fikir verince ve iki kişi arasında oyuna dönüşünce seviyorum.
Birkaç yıl önce Londra’dayken bir arkadaşımı ziyaret ediyordum ve Amerikalı folk grubu Norfolk & Western orada sahne alıyordu. Onları görmek için çok heyecanlıydım, konser öncesi merhaba demek için yanlarına gittim (Daha önce benim evime bir hinah toplaşması için gelmişlerdi) ve beni onlarla birlikte çalacak olan Mark Linkous’la tanıştırmışlardı. (Norfolk & Western, Sparklehouse ile turnedeydi.) Evet, oldukça heyecan verici. Ama konser çok garipti. Mekan çok küçüktü ve ses gerçekten kötüydü; çok yüksekti ve çok az olan kalabalığın içinde ikisi erkek biri kadın üç çok sarhoş İngiliz vardı. Grup seti çalarken içlerinden biri devamlı “Hadi ama!” diye bağırıyordu ve kadın sahneye yaklaştıkça yaklaştı ve en sonunda Zak Riles’ın (şu anda Grails ile çalıyor) banjosunu aldı. Ondan sonra bağıran adam da bana yaklaştı ve makinamı almaya çalıştı. Konser sonrası grupla konuştuğumda bunun çaldıkları en kötü set olduğunu ve bağırıp duran adam yüzünden daha hızlı ve daha sert çaldıklarını söylemişlerdi.
Siz müzik üretiyor musunuz?
Oh, hayır. O konuda çok başarısızım. Ama “hinah” adlı küçük bir plak şirketi işletiyorum. Başlangıçta bilinmeyen sanatçılar için albümler çıkardık. Devendra Banhart’ın ilk albümünü biz çıkardık, çılgınca! Şimdi evde hinah toplaşmaları düzenliyoruz ya da yeni kayıtları siteye yüklüyoruz.
En sevdiğiniz fotoğraf konusu ne?
Portre çalışmayı gerçekten çok seviyorum ve fotoğrafçı ile nesne arasında ilişkiden öte takım gibi bir ilişki olduğu zaman daha çok hoşuma gidiyor. Fotoğrafını çektiğim şey bana fikir verince ve iki kişi arasında oyuna dönüşünce seviyorum. Bu mümkün olunca sonuç gerçekten daha iyi oluyor.
İlk ve son makinanız neydi?
İlk makinamı alana kadar hiçbir makinaya el sürmemiştim. İlki EOS 500′dü ve ben 25 yaşındaydım. Sonuncusu ise dijital bir makina, EOS 40D. Film kullanarak özellikle de 6×6 formatında fotoğraf çekmekten hoşlansam da dijital bir refleks makina almak istedim.
İşlerinizi sergilemek için birçok internet sitesini kullanıyorsunuz. Hiç işlerinizin çalınıp başka bir siteye konduğunu gördünüz mü?
Evet, bazen oluyor. Geçen yıl Eels‘in çok küçük fotoğraflarının bir kitapçıkta kullanıldığını keşfettim. Ama genelde müzikseverlerin bloglarında ya da Last Fm gibi sitelerde hayranlar tarafından yüklendiğini görüyorum. Ticari olmadığı sürece benim için pek sorun değil. Çalışmalarımı internete koyarken paylaşmak için ve insanların beğenmesini umarak koyuyorum. Eğer onları korumak istersem hepsini kendime saklamam gerek… Bu benim fotoğrafla ilgili düşünce tarzıma hiç uymuyor.