Cazın altın sesi

Hediye Güven

Hediye Güven. Şimdi durun ve bu ismi aklınızda tutmak için kendinize biraz zaman tanıyın. İleride bir gün radyoda çok güzel bir kadın vokal duyduğunuzda birileri “Kim bu acaba?” diye sorarsa verecek bir cevabınız olsun. Aslında onun daha şimdiden geniş bir hayran kitlesi var, İnternetten şarkılarına ulaşan ve barlarda sahne aldığında peşinden sürüklediği bir kitle. Onun hikayesi Avustralya’da başladı. Ardından Türkiye ve arada yine kısa bir Avusturalya macerası. Müzisyen bir babanın sahne ve yıldız tozuyla büyüyen Hediye 1999′dan beri birçok grupla çalıştı. Hatta 2001′de kurdukları Playground ile 2002 Roxy Müzik Günleri’nde birinci oldular. Meditasyon yapanlara kalırsa Hediye sahnede şarkı söylerken altın ışık saçan birisi. Hem de vakti zamanında akciğeri çöktüğünde kendisini şarkı söyleyerek iyileştiren birisi için çok güzel ve iyileştirici bir sesi var. Hayatını İngilizce öğretmenliği yaparak kazanan ama diğer yandan yaptığı şarkılarda hayat bulan birisi o. Yıldız İbrahimova’dan caz eğitimi almış ve hala da müzik konusunda kendisini eğitmeye devam eden Hediye’nin dilinize dolanacak o nefis şarkıları için kendinizde yer açmanız ve kasım sonuna doğru konser takvimlerini biraz daha yakından takip etmeniz dileğiyle…

Futuristika: Gürül gürül söyleyip de aylarca dilinden düşüremediğin ilk şarkı hangisiydi?

Hediye Güven: İlk, çok uzun süre takılıp kaldığım şarkı George Micheal’ın “A Different Corner“ıydı. Sanırım ilkokul son falan. Ve hala da atlatabilmiş değilim o adamın şarkı söylemeye getirdigi şıklığı.

İlk kez hangi filmi izledikten ve hangi kitabı okuduktan sonra büyük bir iştahla müzik yaptığını hatırlıyor musun?

Ya düşünüyorum da küçükken şarkı söyleme dürütümü tetikleyen filmler daha çok dans etme dürütümü de tetikeyenlerdi. Yani bugün bir Kim Ki Duk filminden çıktığımda da onca sessizlikten sonra bile böyle bir ezgi gelip oturuyor içime ama ilk dediğin için dönüp baktığımda aklıma gelen ilk “film sonrası müzik pörtleyen halim” sanırım Grease’i izledikten sonraydı. Kendimi Olivia Newton John sandım uzun süre. Daha sonra Dirty Dancing’de de gene ne olduğumu derdimin ne olduğunu hatırlar hale geldim. Günlerce her sabah dörtte kalkıp filmi tekrar izleyip sahneye çıkacakmışım gibi film soundtrack’ini ezberledim, dahası dans adımlarını da! Ergen enerjisi işte. İlk kitap da “Guguk Kuşu“dur, Ken Kesey’in. İlkokul zamanıydı yine. Çok etkilenmiştim. Sevinçli bir iştah değildi de şarkı söyleme halim, sanki ağladığım anlaşılmasın diyeydi. Ay kim verir bir çocuğun eline öyle kitap ya ya da niye biri durdurmaz onu?

Hediye Güven’i dinlemek için:

Lament 5:11 mp3
Armies On Hold (Live) 6:11 mp3
Suya Orak (Live) 5:02 mp3

Nasıl gittin Yıldız İbrahimova’ya ve ne hissettin onun karşısına çıktığında?

Bir kere o kadının önemini çok bilmiyordum bence. Hazırlığı atladım ODTÜ’de, üniversite bire başlamış bir öğrenciydim, direkt derslere dalmış bir tiptim. İyi şarkı söylüyordum ve bununla ilgili bir şey yapmam gerektiğini düşünüyordum ama sağıma soluma bakmayı da pek bilen biri değildim. O zamanki erkek arkadaşım Yıldız İbrahimova’nın caz dersleri vereceği ilanını görmüş; “Gitsene!” diye şöyle bir arkamdan gene ittirdi beni. Bu sefer sahneye doğru itilmiş oldum. Yıldız İbrahimova da Ankara’ya yeni gelmişti, Ali Dinçer’le yeni evlenmişti, güzel sanatlarda ders versin istenmiş. Kadının dersini nasıl yapılandıracağını bile tasarlamamıştı geldiğinde. Sadece “Seçmeleri var…” dendi. Herkes gidecek, sevdiği bir şey söyleyecekti kadına. Gittik biz, 13 kişilik bir kalabalık vardı, 13′ünü de aldı zaten. Çok tatlı ve çok yumuşak birisi, sert mizaçlı görünür ama pamuk gibi bir kişilik, çok zarif ve çok sessiz aslında. Böyle üç ses basıp üçünü de isteyen hocalar vardır. Ben bir de öyle şeyler beceremem ama akordu duyarım ama üçünü ayrı ayrı söylemekte biraz tıkanırım. “Sevdiğin bir şeyi söyle bana…” dedi, şarkı söyleme güdüsü var mı karşısındakinin, samimi mi bunu ölçüyordu sanırım. Ben öyle ölçerim en azından. Ben de o dönemin kitsch’i, Extreme’den “More Than Words“ü söyledim kenarından. Kadının ne denli bir sanatçı olduğunun farkında değildim ben. Bize caz tarzında şarkı söylemeyi öğreteceğini düşündüm ama sonra sahnede görünce yanında fazla rahat davrandığımı farkettim ama o çok mütevazi biri zaten.

Peki hiç öğretmenlik eğitimini bırakıp konservatuara gitmeyi düşündün mü?

Tabii ki konservatuar okumak hep aklımdaydı. Hani daha fazla solfej, zorunlu piyano falan olsun, ama o zamanki duygum şuydu: ODTÜ’deki ortamı, YIldız Hoca’yı başka bir yerde bulamayacağımı biliyordum… O edebiyat, şiir, drama derslerini bir daha öyle hocalardan alamazdım. Dilbilim dersini o işin duayeninden 3 kere(!) alamazdım ve kelimeler üzerine bu denli düşünmeyi öğrenenmezdim -ki sonradan bu, şarkı sözü yazmamı, doğru yazarları kovalamamı çok kolaylaştırdı. Etrafımdaki  “Bilme, öğrenme, meraklı değilsen, kendini geliştirmezsen burada barınamazssın” baskısını ve öyle dostları başka bir yerde bulamazdım. Orada öğrendiklerim bugün duyarlılıklarımı sivriltmemi ve korumamı, yeteneklerimi kollamamı ve güzel olan herhangi bir şeyi 300 metreden tanımamı, bir de canım ne istiyorsa kalkıp gidip yapmamı öğretti. Yok o okulu bırakmayı istemedim.

Melbourne’a gitme fikri nasıl gelişti?

Orada doğdum büyüdüm zaten. Üniversite biterken panik olur ya öğrenci de, ‘Ben ne yapacağım öğrenci değilsem neyim‘ paniği. Mezuniyetten sonra daha nefes alamadan bir okula girip stajyer öğretmen olup birilerine kölelik etmekten çok korktum. Bir yığın başka kaygım vardı, şarkıcılıkla ilgili öğrenmek istediğim başka şeyler vardı. Geçim sıkıntım olmayacaktı; işsizlik parası alırdım, okulu da devlet karşılardı. Vatandaşına iyi bakan bir ülke, rahat edebileceğimi biliyordum. Hemen çalışmamak için, gösteri sanatlarıyla ilgili bir okul bulabilir miyim diye atladım gittim. Benim gittiğim dönem okulların zaten açılmış olduğu ve iki ay geçmiş olduğu yani okul kaydı ile ilgili yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Ve evet sözlerde zaten insan başından geçenleri anlatır. Eğer o dönemde şarkı yazarsam da sözlere de giriyor yaşadıklarım. Sonra unutuyorum, bir gülüş kalıyor geride. Ama sanırım aslında yaşadıkları insanın işini icra edişinde belirir ya yani şarkı söylememe yansıdığına eminim.

Ama TAFE Collage var, oraya gidip müzik ve şan dersleri yapıldığı sırada koridorda oturup kendi kendime ses açıyordum bir ara. Bizim eve yakındı ve boş günler, sokaklarda dolaşmalar, barlara gidip bir takım gruplar tanımalar ve ilanlara bakmalar arasında, arada bir de bir okulun koridorunda oturup ses açıyordum. Annemin bir damarı var bende, o çok deli bir kadındır. Çok olmadık bir yerde de bir şey söyler bütün kanallar yollar açılıverir çünkü çok sevimlidir ve samimidir o anda. Hafizelik bir davranışta bulundum. Bir adam geçiyordu koridordan, “Burada öğrenci misiniz?” diye sordu, “Ben sadece dinliyorum…” dedim. Sonra “Burada ders mi veriyorsunuz?” diye sordum ben de, “Evet, yardımcı olabilir miyim?” dedi. Ben de “Konuşabileceğimiz bir yer var mı? Size bir şey göstereceğim…” dedim. Odasına çağırdı beni, ben de kapıyı kapadım ve “Yarim İstanbul’u Mesken mi Tuttun?” söyledim yüksek sesle. Dibi düştü adamın, iyi İngilizce konuşan bir insan vardı karşısında ve bir anda çok etnik bir şarkı söyleyiverdi. Yıldız Hoca’nın öğrettiği her şeyi kullanarak çok da samimi söyledim. “Ben de böyle bir yetenek var, bununla ilgili bir şey yapmam lazım ve daha fazla eğitim almalıyım…” dedim. Kaydolamayacağımı ve o yüzden haftada bir iki kere gelip şan çalıştığımı anlattım. “Sen numaranı ver, senin için ne yapabileceğimize bakalım” dedi. Ertesi gün aradılar ve sekiz dersin altısını alabileceğimi ve yarı resmi bir kayıt olacağını söylediler. Ben de dersleri sordum ve en önemli olan performans, vokal ve şan dersleri değilse çok da istemiyordum ama istediğim dersler vardı ve çok cüzi bir paraya part time olan o okulda okudum. Klavye, vokal teknikleri, performanslar gibi dersler aldım.

Klavye vokal kalsın ya da ben susayım...Hala müzik eğitimi alıyor musun?

Piano dersleri alıyorum bir süredir. Ondan önce de yani geçen sene şan dersleri alıyordum bir opera sanatçısı öğrencimden. Yüzüyorum haftada iki kez en az. Yani nefesim konusunda sürekli bir bilinçlilik hali gerekiyor ve tabi sahnede iyi durmak için hani postür olsun görüntü olsun spor, müzik için gerekli.

İlk şarkını ne zaman ve neden yazmıştın? Genelde şarkılarını yazmak için nelerden ilham alırsın?

İlk şarkımı Avustralya’da John’la yazdım; “The Last Evening“. Daha çok caz standartları ve John’un şarkılarından oluşan mini bir repertuarımız vardı ve ben bir tane de benim bestem bir şeyimiz olsun istemiştim. Yazdığım sözleri ortaya çıkaramayacak kadar utangaçtım, onun için kalkıp “Dönülmez Akşamın Ufkudayız“ın sözlerini İngilizce’ye çevirip besteledim. John da gerekli akorlarla eşlik edince oldu. Hatta güzel oldu.

Kalbinde şarkılarının orasına burasına yapıştırmak için kırık biriktirir misin?

Bence kimse hiçbir nedenle kalbinde kırık biriksin istemez ama ne yazık ki ne kadar kaçarsan kaç oluveriyorlar bir şekilde. Unutmaya çalışsak da onları, kalıyorlar insanın içinde bir süre. Ve evet sözlerde zaten insan başından geçenleri anlatır. Eğer o dönemde şarkı yazarsam da sözlere de giriyor yaşadıklarım. Sonra unutuyorum, bir gülüş kalıyor geride. Ama sanırım aslında yaşadıkları insanın işini icra edişinde belirir ya yani şarkı söylememe yansıdığına eminim. Kendi şarkım veya cover olsun onu söyleme biçimimde ve şarkıya verdiğim duyguda fazlasıyla beliriyor bence. Ve iyileşmeyen şey o. İyi veya kötü yaşadıklarının sesine verdiği etki hiçbir zaman geçmiyor.

Müzik yapmak için hangi kanallardan besleniyorsun?

Ya çok klasik ama hayat çok besleyici. Yaşadıklarım ve etrafımdan duyduğum hikayeler, AŞK, dinlediğim müzik, izlediğim filmler, okuduğum romanlar ve hatta Tübitak kitapları bile, rüyalarım ve düşler, gezip görmek ve gittiğim yerlerde konuşmak, insanla, kediyle, otla, böcekle ve… Yani gözümü dört açıp etrafımı her zerresine kadar solumam gerek sanki bunun için an’da kalmayı başarmak gerekiyor, odaklanmak yaşama ve yaşamaya. Sonra da tam tersini yapmak gerekiyor; kendini an’ın içinden çıkarıp ucuna takıldığın geçmiş bir  an’a, bir imgeye yapışmak ve içinde kaybolmak gerekiyor. İkincisi genellikle bilinçli bir eylem değil de şuursuzca insanın kendini içinde bulduğu oldukça obsesif ve yaratıcı bir hal. O hal zaten her ne üstünde yoğunlaştıysan elindekine bir beden bulmana yarıyor. Sonra, şimdiki an’a dönüp kendine geldiğinde ona bir bakıyorsun kulağınla kalbinle ve bir gülüş beliriyor yüzünde. Bende öyle. Zorlayınca olmuyor ama, ne yapsam beğenmiyorum o zaman.

Bir şarkının içine sinmesi için ne gerekli?

O şarkı başkasının şarkısıymış gibi ağzıma dolanıp kendini söyletiyorsa, hatırlatıyorsa sık sık kendini, o olmuş demektir. Zaten vardır da senden çıkmak istiyordur. O zaman kanallık etmekten başka çok da orasını burasını çekiştirmek falan gereksiz oluyor.

Yani bu ülke, bu insanlar, bu dil, benim çocukluğum ve anılarımla ne yapardı acaba?

Bir günlüğüne başka bir müzisyen olup onun bütün ilham kaynaklarını kullanabilsen kimi seçerdin?

Çok isim var aklıma gelen ama ilki Imogen Heap. O kız ne güzel düşünüyor ve ortaya koyuyor ya. Mesela o da benim ilham kaynaklarımı kullansa keşke. Yani bu ülke, bu insanlar, bu dil, benim çocukluğum ve anılarımla ne yapardı acaba?

Hangi kitaptan kim olmak isterdin ve o kahraman olarak bütün gün hangi şarkıyı söylemek isterdin?

Salman Rushdie’nin “Harun ve Öyküler Denizi“inde Kahani diye dünyanın öykülerini üreten görünmeyen bir Ay’ı var. O olmak isterdim. “Neşeli Günler” filminin şarkılarını söylerdim. Bir tanesi olsun: “My favorite things“.

Hangi kitabın müziklerini yapmak isterdin?

Bir değil birçok, en önce Jeanette Winterson’ın “Stone Gods“ının ve diğer tüm romanlarının aslında. Sonra Eduardo Galeano’nun “Zamanın Ağızları“nın ki o bir belgesel müziği niteliğinde olurdu. Sonra Isabel Allende’nin “Eva Luna’dan Öykuler“inin ve o kadının kalemi her eline alışının, Rani Manika’nın romanlarındaki büyülü kadınlarının, sonra Marquez’in “Yüzyıllık Yanlızlık“ının, Amy Tan’in yin yang gören gözlerinin, İhsan Oktay Anar’ın “Puslu Kıtalar Atlası“ndaki Bünyamin’inin altına dayar döşerdim müzikli halılar. Ha bir de… Ah bitmez…

İngiliz edebiyatının yazdığın şarkı sözleri üzerinde büyük etkisi var ama ilk aklına gelen isimler kimler?

Jeanette Winterson diye bir kadın var. Amy Tan, Arundhati Roy, Tom Robbins okuyorum ve o çok güzel şeylere gebe biliyorum, ondan ortaya çıkacak şeyler.

Bu aralar hangi şarkıyı duyunca işini gücünü bırakıp bütün kelebeklerini uçuruyorsun?

Bu ara o şarkı My Brightest Diamond’ın “The Ice and The storm“u. Onu duyunca nabzım bir garip atıyor. Bir de Sara Tavares’in “Novidadi“sini unutmayalım. Allahım o ne güzellik!

Hiç birisine şarkı yazdın mı?

Tabii ki. Onlar kendilerini bilirler. :)

Sevinçli bir iştah değildi de şarkı söyleme halim, sanki ağladığım anlaşılmasın diyeydi.

Hiç babanın sahnesine fırladığın oldu mu? Sonuçta onu izlemeye gidiyordunuz, hiç birlikte bir şey söylediğiniz oldu mu?

Birlikte bir şeyler söyledik ama bu üniversiteden sonra ben Avustralya’da müzik yaparken, Melbourne Festivali’nde o korodaydı, Türk korosunda. Ben de solo için sahneye davet edilmiştim. Bütün grubun Türk olduğunu düşün, gitaristim John ile ben sahneye çıkıp “Ah Bir Ateş Ver“i söylemiştik, koroda babam duruyordu.

Ama eğer benim çocukluğumda onun şarkıcılığından bahsedecek olursak, çaldıkları zaman davulu çalan kişiydi ya da hiçbir şey çalmayan kişiydi. Ama performansın tam ortasında insanların oynamayı, dans etmeyi bıraktığı bir ara gelirdi ve babam çıkardı. Babam grubun assolistiydi, Akşam Güneşi diye bir grubu vardı. Normalde solistler sahnede söyler o aşağı inerdi, masaların arasına karışırdı ve herkes çocuklarını masalara doğru almak zorundaydı o çıktığında. Çok şahane bir yıldız tozlu adamdı, o benim aşkımdı zaten. Her kız çocuğunun ilk aşkı olması gibi ama benimkisi yıldız tozu olan bir adamdı ve sahnedeydi. Garip gömlekler giyerdi, böyle parlak fırfırlı şeyler, annemin diktiği. Paçasına birkaç defa yapıştığımı biliyorum ve onun benimle birlikte adım attığını, birlikte yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Sonra işte çaktırmadan hafifçe sırtımdan iterdi şarkının ortasında “Hadi annene artık” diye. Çünkü tozunu çalıyordum galiba.

…Her kız çocuğunun ilk aşkı olması gibi ama benimkisi yıldız tozu olan bir adamdı ve sahnedeydi…

Peki hiç konserlerine öğrencilerin geldi mi?

Dolu, yani İngilizce öğretmenliği tam zamanlı bir iş değil. Benim yaptığım iş geçinmemi sağlıyor ama müziğe çok fazla zaman bırakıyor. Eğer ben bir ofis işi yapsaydım müzik yapamazdım. Bu sayede, düşünmeye, kitap okumaya, sağlıklı olmaya zaman kalıyor. İş adamlarına İngilizce öğretiyorum, benim 20′li yaşlarda öğrencilerim de var. Onlar bir şekilde öğreniyorlar benim şarkı söylediğimi. Kalabalığın yarısı aslında öğrencilerimden oluşuyor, çok sıkı takipçi onlar. Bir şekilde kayıtları buluyorlar.

Melbourne’dayken John’la birlikte bir şeyler yaptığını söylemiştin. Türkiye’de de böyle ortak bir proje fikrin var mı?

Kendi grubum Playground’la 2001′den beri süren çalışmalarımız dışında, ki senin eline geçen şarkılar Playground’la yaptıklarımdır, mini başka projler de var. Mesela çok sanal bir proje var. MySpace’te R@ diye Emin adında bir çocuk buldum. Onun bir şarkısını beğendim, vokalsiz bir parça. Üzerine sesimi koysam ve sözler yazsam diye düşünüp mail attım çocuğa. O da “Onur duyarım!” dedi, o da çok beğenmiş bizim şarkıları. Ben de aldım üstüne bayağı düşündüm. Bir gün yağmur yağıyordu ve yürüyorduk sokakta, ben birden şarkıyı söylemeye başladım ama onun melodisiyle değil, onun melodisinin üzerine oturacak başka bir melodi ile. Bunu kaydettim ben, çok sevindi. Başka şarkılarını yollamak istiyor. Biz daha birbirimizle tanışmadan böyle bir iş yapalım istiyoruz. Ben biraz dağınığım. Hiçbir şey yapmam yapmam, birden bire bir şarkı yazıveririm. Berkant diye bir arkadaşım vardı, onunla çalıştık bir ara, o da Ceylan Ertem’in gitaristiydi. Çok çok iyi bir gitaristtir, onunla bayağı bir şarkı çalıştık. Şimdi çağırsalar hemen çıkabileceğim bir gitaristim var diyebilirim, hiç prova gerekmez. Hatta coverlar’a çalışırken onunla da bir beste yaptık. Tek tek bireylerle çalışmayı seviyorum ama enstürmanları değiştirmek istiyorum aslında ben, davullar olmasın istiyorum mesela, piyano ve bass olsun istiyorum. Davullar oluyorsa süpürge bagetlerle çalınsın, çok yumuşak bir tonda olsun istiyorum. Bazen da patlayasım geliyor ve gümbür gümbür davullar girsin istiyorum. O yüzden sürekli ille de grupta davul çalması gerekmemeli ya da ille de gitarist var diye o şarkıda gitar olması gerekmemeli. Yani grupta beş eleman var diye beşinin de sürekli her şarkıda kalp gibi atması gerekmemeli. Bazen bir tanesi susabilmeli, bazen üç tanesi sussun. Klavye vokal kalsın ya da ben susayım…

[Hediye Güven Myspace] [Hediye Güven websitesi]



8 Görüş; “Cazın altın sesi”

  1. Pınar İlkiz diyor ki:

    bütün şarkılarına şuradan ulaşabilirsiniz.
    http://rapidshare.com/files/126587826/hedikedi.rar

  2. sezen diyor ki:

    çok keyifli bir sohbet olmuş.. hedi seni dinlemeyi çok özledik bu arada  .Röportajda öyle güzel anlatmışsın ki sabırsız  bir heycan duydum seni dinlemek için..

  3. selinn diyor ki:

    çok güzel bir sohbet gerçekten, zevkle okudum, dinliyorum sürekli, yağmur ve soğuk ve cazz… kasım konserlerinde yerimizi aldık şimdiden biz arkadaşlarla :)

  4. serkan erdal diyor ki:

    Sesin..ne güzel kulaklarımızda çalan bir masal.. güzel şarkılar söyle bize güzel masallar anlat bize hedicim kedicim, güzel sesinle

  5. Pınar İlkiz diyor ki:

    6 martta jazz cafe’de!

  6. [...] mekan, tarih gibi bilgilerine ulasmak icin tik tik. Hediye hakkinda biraz daha bilgi alayim dersen tik tik tik. Hediye’nin kendi bloguna ulasmak icin tik tik tik tik. Last.fm grubuna ulasmak icin tik tik [...]

  7. Pınar İlkiz diyor ki:

    Armies on Hold ve Lament‘i canlı izlemek isteyenler :)

Görüş bildir