Cuma
Sinema, Yazı dizisiLuis Buñuel II: Tabudeviren
Yazı dizisi: Luis Buñuel
- İspanya ve Fransa’nın Paylaşamadığı: Buñuel
- Luis Buñuel II: Tabudeviren
- Luis Buñuel III: Son sinema
sürgünde bir yönetmen
Buñuel’in filmlerine genel olarak bakıldığında dinsel olarak bağlılık ve otoriteleri, burjuvaziyi sorgular. Avrupa sinemasında trajikomikler toplumsal farklılıklardan, zenginlerin ya da yozlaşmışların malı olarak şaşkınlaşmış kahramanlardan yararlanır. Onun alaycılık silahı, zenginliğin ikiyüzlü dünyasında en iyi şekilde işler. Bunu Buñuel’de de çok açık görmekteyizdir. Dinsel bir okulda okumanın etkilerini Buñuel’in filmlerinde çok açık görmekteyizdir. “Un Chien Andalou”daki bazı sahneleri şöyle açıklar;
“Hiyerarşik ve düzenli bir toplumda, hiç bir yasa ve engel tanımayan bir cinsellik, her an gerçek bir tehlikeye karışıklığa yol açabilir. Bu yüzden kilisenin papazları ve Aquina’lı Aziz Thomas, tenin doğurduğu heyecan ve tehlike konusunda kayda değer bir katılık gösterdiler. Hatta Aziz Thomas, karı koca arasındaki aşkın bile, ufak ve bağışlanabilir bir günah oluşturduğunu söylemeye kadar vardırıyordu işi. Çünkü bedensel istekleri, tümüyle kafadan silip süpürmek hiçbir zaman olası değildi. Kaldı ki bu istekler, doğal olarak kötüydü zaten. Madem ki Tanrı böyle istemiş, arzu ve zevk gereklidir… Ama her tür bedensel istek –basit bir aşk isteğidir bu da- ve her uygunsuz düşünce, tek bir amaç adına tensel bir iş olmaktan kurtarılmalıdır: Bu amaç da, Tanrı’ya yeni bir kul getirmek olmalıdır…
Sık sık da söylediğim gibi, bu acımasız yasağın, zaman zaman insana zevk bile verecek bir günah duygusuna yol açabileceği çok açık. Uzun bir zaman, durum benim için böyle oldu. Hatta, açıklayamadığım nedenlerle, cinsellikle ölüm arasında bir çeşit benzerlik, gizli ama, değişmez bir ilişki kurmuşumdur. Bu açıklaması olanaksız duyguyu görüntüye dönüştürmeyi bile denedim. “Un Chien Andalou/Endülüs Köpeği” filminde, adamın yüzü kadının göğüslerini okşadığı sırada, birden ölü yüzüne dönüşüveriyor. Acaba bu, çocukluğumda ve gençliğimde, tarihin tanık olabileceği en acımasız bir cinsel baskının kurbanı olduğum için miydi?”
Tabi bunun dışında da etkilendiği şeyleri filmlerine yansıtmıştır Buñuel. Bunlardan biri de Calanda trampetleriydi;
“Calanda trampetleri, hemen hemen kesintisiz olarak kutsal cumanın öğle saatinden, ertesi gün öğleye kadar, yani kutsal cumartesi saat on ikiye kadar çalınırdı. İsa’nın öldüğü anda yeryüzünü kaplayan o koyu karanlığı, yer sarsıntılarını, kaya çökmelerini ve mabedin perdesinin baştan aşağı ikiye ayrıldığı anı anarlardı. Benim ilk kez, daha beşikte, iki aylıkken duyduğum, son derece heyecan verici, görkemli bir toplu ayindi bu. Daha sonraları, geçtiğimiz son yıllara kadar bu ayinlere ben de bir çok kez katıldım. Bu trampetleri bir çok arkadaşıma da tanıttım. Onlar da en az benim kadar etkilendiler bu ayinlerden. 1980’de, İspanya’ya son yolculuğumda, Madrid’e pek uzak olmayan Ortaçağ’dan kalma bir şatoya bir grup konuğu topladık. Orada, Calanda’dan özel olarak gelen trampetçilerle, süpriz bir konser düzenledik. Bu konuklar arasında Julio Alejandro, Fernando Rey, Jose-Luis Barron gibi çok sevdiğim dostlarım da bulunuyordu. Hepsi de, çok duygulandıklarını söylediler. Hatta içlerinden beşi ağladığını bile itiraf etti.
Böylesine bir heyecana yol açan ve çoğu zaman da müzikten kaynaklanan bu duygunun ne olduğunu bilmiyorum. Bu, bizi dışardan etkileyen ve mantıkla açıklanamayacak bir çeşit fiziksel ürperti yayan gizemli bir ritmin vurumlarından ileri geliyor herhalde… Oğlum Jean-Luis, kısa metrajlı bir film yaptı: “Les Tambours de Calanda/Calanda Trampetleri”. Ayrıca ben de, bu derin ve unutulmaz sesleri bazı filmlerimde kullandım. Özellikle “Nazarin” ve “L’Age d’or/Altın Çağ”da.”
“Un Chien Andalou” ve “L’age D’or” filmlerinde bastırılmış cinsel istek ve burjuvazinin yaşayışına dair ipuçları göze çarpmaktadır. 1932’ye gelindiğinde Luis Buñuel “Terre Sans Pain/Las Hurdes”i çekmişti. ve iki sene boyunca ise Luis Buñuel Filmfono’da yapımcılık yapmıştı. Ama İspanya’da işler karışıyordu. 1936 Temmuz’unda Castillo adlı birisini öldürülmesi üzerine, solcular da Primo de Rivera’nın Maliye bakanlarından ve monarşist muhafazakar Calvo Sotelo’yu öldürünce, 17 Temmuz 1936’da İspanyol Fasındaki askerler ayaklandı ve bu ayaklanma Güney İspanya’ya da yayıldı. General Franco Kanarya Adaları’ndan Fas’a ayaklanma liderliğini ele aldı. İspanya iç savaşı nihayet patlak vermişti. İspanya iç savaşında sağcılara “Milliyetçiler”, solculara da “Cumhuriyetçiler” denilmiştir.
İç savaş çıkınca, köylüler, şehirdeki işçiler, komünistler, sosyalistler, sendikalistler ve anarşistler Cumhuriyetçilere katılmışlardır. İspanya’nın maden ve tarım bakımından zengin bölgeleri Cumhuriyetçilerin elindeydi. Cumhuriyetçiler Valencia’da müfrit sosyalistlerden Largo Caballero başkanlığında bir hükümet kurdular. Lakin askeri kuvvet bakımından çok zayıftılar. Buna karşılık, ordunun bütün subay kitlesi Milliyetçilere katıldı. Milliyetçilerin ilk anda 27.000 kişilik muntazam bir askeri kuvveti vardı. Milliyetçiler de General Franco’nun başkanlığında Burgos’da bir hükümet kurdular ve bu hükümet 1936 Kasım’ında İtalya ve Almanya tarafından derhal tanındı. İspanya iç savaşı gayet karışık milletlerarası gelişmelerle üç yıl sürmüş ve 1939 Mart’ında Milliyetçiler’in Madrid’e girmeleri ile, Milliyetçilerin zaferi ile sonuçlanmıştır.
1940’lara gelindiğinde Franco döneminin kendine yeten sinemasıyla karşı karşıyaydık. 1942’de No-Do’nun yaratılışıyla karşılaşıyorduk. Franco dönemi boyunca ve 1942 ve 1981 arasındaki geçiş döneminde İspanya’nın bütün sinemalarında rejimin propagandasını yapan filmlerin gösterimi zorunluydu. No-Do’nun amacı; Franco ile ilgili haberlerin doğru bir kaydını vermekti.
1947 yılında IIEC (Resmi Sinema Okulu) kurulmuştu. 1950 yılında Luis Buñuel “Los Olvidados/Unutulmuşlar”ı hemen arkasından 1952’de “El/O” yu çekti bu sırada 1952 yılında İspanya’da San Sebastian Festivali kuruldu. Luis Buñuel “Los Olvidados/Unutulmuşlar” filmiyle Meksika’daki fakir gençliğin gerçekte neler yaşadığına değinirken asıl amacı yine bu değildi, neredeyse her filminde olduğu gibi sapkın ilişkiler ve rüya sahneleri vardır bu filmde de. Kendi hayatından bu filme kattığı şeylerden biri ise müzik zevkidir.
“Operaya gitmeyi çok severim. On üç yaşımdan beri babam sık sık beni götürürdü. İtalyan operalarından Wagner’inkilere kadar çoğunu gördüm sayılır. İki sefer opera metinlerine öykündüğüm olmuştu. “Los Olvidados/Unutulmuşlar”da Rigoletto’dan (çanta sahnesinde) ve “Los Ambiciosos/Hırslılar”da ise Tosca’dan esinlendim.”
Daha sonra 1958 senesinde “Nazarin”i çeken Buñuel için 1950’ler en verimli dönemlerinden biriydi. 1957 senesine gelindiğinde sinema konusundaki çalışmalar bütün hızıyla devam ediyordu. Sine-Kulüplerin Baş Ofisi’nin kuruluşu da bu seneye denk geliyordu. 1959’da Uniespaña kurulmuştu.
1961’de İspanya’da “Viridiana”yı çeken Buñuel’in anılarında kız kardeşi filmle ilgili şunları diyordu;
“Bir kaç yıl sonra, belediye başkanı önemli bir nedenle olsa gerek, ilkokulda bir şenlik düzenlemişti. Ağabeyim, iki arkadaşıyla birlikte, ellerindeki o müthiş kırpma makaslarını sallayıp, şarkı söyleyerek, yarı haydut, yarı çingene giysileri içinde sahneye çıktılar. Geçen yıllara rağmen, şu sözleri hala anımsıyorum; “Elimde bu makas ve içimdeki kesme tutkusuyla küçük bir isyan çıkarmaya gidiyorum İspanya’ya”. Bana öyle geliyor ki, bu makas espirisi daha sonra “Viridiana” filminde kullanıldı. İzleyiciler, yer yerinden oynayacakmış gibi alkışlamışlar ve puro, sigara gibi şeyler fırlatmışlardı sahneye.” Ayrıca, örümceklere büyük bir ilgisi olan Buñuel’in aynı zamanda diğer hayvanlar için de aşağı kalır bir yönü olmadığını yine kardeşinin anılarından anlıyoruz; “ ‘Viridiana’ filminde, uzun bir yolun üstünde duran arabanın arkasına kısacık iple bağlanmış zavallı bir köpek vardı. Bu film için yeni düşünceler arayıp duran Luis, bu sahneye o kadar üzülmüştü ki, bundan kaçınmak için her şeyi yaptı. Ama İspanyol köylüsünde öylesine kökleşmiş bir gelenektir ki, bu sahneyi çekmemek yel değirmenlerine karşı savaşmak gibi bir şey olacaktı. Filmin tüm çekimleri boyunca, Luis’in isteği üzerine, köpekler için, hatta oradan geçen tüm köpekler için, her gün bir kilo et almıştım.”
Bu yazının öncesi ve devamı:
Etiketler: Luis Buñuel


