İspanya ve Fransa’nın Paylasamadığı: Buñuel
İspanyol sineması özellikle son yıllarda atağa kalkmış durumda. Hepimizin bir şekilde sevdiği ya da beğendiği bir İspanyol yönetmen var artık, bundan on sene öncesine kadar İspanyolların film çektiğinden bile şüpheliydik hem. İspanyol sineması denildiği zaman aklıma gelen ilk isim Almodovar olsa da benim aklıma gelen ilk isim Luis Buñuel. Bundan kelli, Buñuel’in kendi hayatını anlattığı kitap olan “Son Nefesim”den bol alıntılı bir İspanya – Buñuel yazısı yazmaya çalıştım. Umarım amacına hizmet eder.
1902 yılında İspanya tahtına XIII. Alfonso oturduğunda sadece 16 yaşındaydı. Alfonso anayasalı monarşiyi benimseyip İspanya’yı daha fazla karıştırmaktan başka bir şeye yaramayan bir anayasayı halkın önüne sürmüştü. O zamanlar Luis Buñuel sadece iki yaşındaydı ama bu bir şey değiştirmiyordu zira İspanyol sineması çoktan ve yoktan kendini var etmeye başlamıştı.
1920’lerde kendini yeni yeni bulmaya başlayan İspanyol sineması 1923’te General Primo de Rivera askeri darbesi ile sarsıldı. General, Mussolini’den örnek alarak faşist diktatörlük yoluna gitti ve bütün demokratik müesseselere son verdi. Primo de Riviera altı buçuk sene iktidarda kalmıştı ama bu durum 1928 yılında I.İspanya Sinema Kulübünün Kuruluşu’nun ilanını etkilememişti açıkçası. Hatta aynı sene I.İspanya Sinema Kongresi düzenlenmişti. Bu senenin bir diğer özelliği ise o sırada Buñuel’in Fransa’da “Un Chien Andalou” ve hemen iki sene sonra “L’age D’or” filmlerini çekmiş olmasıydı.
Buñuel’e balıklama dalmadan önce sanırım dahil olduğu ve dönemi pek güzel sallayan akım olan Avangardizm’e ufak bir giriş fena olmayacaktır. Buyurun size Avangardizm 101; kendisi bir askeri terimdir, bir ordunun ya da birliğin öncü koluna denk gelmektedir ama 1830 – 1840 aralığına baktığımız zaman bu terimin siyasete girdiğini ve köklü dönüşümlerin oluşumunda başı çekenler için kullanıldığını görüyoruz. Hepimiz internet çocuğuz ve bir linkle işi halletmek de var ama buyurun siz Avangardizm 101’cileri için Peter Bürger “Avangard Kuramı” kitabında neler yazmış bir bakalım;
“Avangard kuram, sadece geleneğinden değil, çağdaş ahlak, bilim ve siyaset söylemlerinden, davalarından ve popüler kültürden kendini yalıtır. Yalıtmakla kalmaz, hepsine ve dile getirdikleri burjuva zihniyetine düşman olur ‘İyi’, ‘doğru’, ‘güzel’ artık onun sorunu değildir; tersine, metropolün ‘kötü’, ‘sahte’, ‘çirkin’ temsilleri üzerinden bir ‘karşı-estetik’ inşa eder. İlerlemenin öncülüğü gibisinden avant misyonlara itiraz etmekle kalmaz, egemen ‘ilerleme’ dogmasıyla alay eder; vahşi olanı, primitif olanı yüceltir. Bu dogmanın dayattığı modernleşmenin karşısında kendi modernizmini kurar. Sanat artık herhangi bir hakikatı, değeri veya savı, doğayı veya tanrıyı temsil etmez; hatta sanatçısını bile temsil etmez, sadece kendisini temsil eder. Sanatın biçimi aynı zamanda onun içeriği olur. Avangard hem sanat eserinin bağımlı olduğu dağıtım aygıtına, hem de sanatın burjuva toplumunda özerklik kavramıyla tarif edilen statüsüne karşı çıkar.”
İşte Buñuel de böyle bir giriş yapmıştı sinemaya, özellikle ilk avangard ve gerçeküstücü filmlerin o zamanın ressam ve şairleri ile ortaklaşa yapıldığı tezine sırtımızı yaslamamız gerekirse Dali ve Buñuel’in başarısına şaşırmamak gerekir. Ayrıca Dali bir kenara Buñuel ilk cümledeki denklemi tamamen doğrulamaktadır zira bir diğer çok yakın arkadaşı ise Federico Garcia Lorca’dır. Dali’nin yanı sıra Buñuel’de var olan bu gerçeküstücülük ve sinema anlayışının dayandığı bir nokta da bence Madrid Üniversitesi’nde tarihle ruh bilimi görmüş olması ve zamanın tanınmış bir sinir hastalıkları uzmanının yanında çalışmış olmasıdır. Tabi 1924’te İspanyol Hükümetince, Paris’e “Uluslar Derneği”ne bilim ateşesi olarak gönderilmesi ve orada gerçeküstü akımı benimseyip Jean Epstein’in yardımcısı olarak sinemaya başlaması kariyerinin en keskin dönüşlerindendir.
İlk filmi olan “Endülüs Köpeği”nin senaryosunu ressam Salvador Dali ile yazmıştı. Buñuel bu filmle ilgili “Bu hiç bir şekilde açıklanamayan düş kurma tutkusu ben, gerçeküstücülüğe yaklaştıran köklü duygulardan biri olmuştur. “Un Chien Andalou/Endülüs Köpeği” kendi düşlerimden biriyle Dali’nin bir düşünün karşılaşmasından doğmuştur örneğin.” demiştir.
Dali ve Buñuel çok iyi bir anda tanışmışlardı çünkü 1929 değişimlerin, önemli içsel çatlakların yılıydı ve bazı sürrealistler grubu terketmişti. Bu kayıba rağmen Andre Breton, bu ikilinin gelişinin bu kayıpları telafi ettiğini söylemişti. Buñuel, Sade’den etkilendiğini de saklamıyordu.
“Sade için duyduğum ilgi geçmişte kalmış bile olsa –herşey için duyulan hayranlık geçicidir- bu kültürel devrimi unutamam. Üzerimde yaptığı etki kuşkusuz ki büyüktür. “L’Age d’or/Altın Çağ” filminde Sade’den yapılan alıntılar son derece belirgindir. Maurice Heine bana karşı bir yazı yazarak ölümsüz Marki’nin hiç memnun olmayacağını söyledi. Gerçekten de tüm dinlere karşı savaş açmıştı, benim gibi yalnız Hristiyanlık dinine değil yani. Ben de amacımın ölmüş bir yazarın düşüncesine saygı göstermek değil, yalnızca film yapmak olduğunu söyledim.”
Daha sonraları Dali’nin para kazanma hırsı ve filmin senaryosuna dair hak iddia etme durumları yaşandığı için bu ilk filmden sonra ikisi bir daha bir araya gelmemişti. Daha sonra Dali’yi Philippe Halsman veya Alice Cooper ile görmüştük tarih sahnesinde.
Bu yazının devamı olan iki yazı:











İspanya ve Fransa’nın Paylaşamadığı: Buñuel